top of page
  • Rıdvan Demir

YERYÜZÜNÜN KURBAN SERÜVENİ


İNSAN KURBANLARINDAN HAYVAN KURBANLARINA GEÇİŞİN

KISA BİR ANLATISI


(Eski uygarlıklarda insan ve çocuk kurban etme gelenekleri,

Hz. İbrahim ve Oğlu Hz.İsmail ile birlikte kurbanda gelinen son nokta)



Rıdvan Demir



Kurbanın hikâyesi Hz. Âdem kadar eskilere dayanır. Arapça “gurban” kelimesinin Farsça’ya “gurbâni” olarak geçişinden sonra dilimizde “kurban” şekliyle yer alması, hikâyenin yalnızca bir parçasıdır. K-r-b kökünden türeyen ve üç harfin içerisinde çok büyük anlamları ihtiva eden bu mühim sözcük, farklı inanç ve kültürlerde farklı dil yapılarına göre değişik isimler alsa da hep bu manayı ifade etmiştir: Kutsal uğruna feda etmeyi.


Sözlükte kurban “yaklaşmak” ve “yakınlık sağlamaya vesile olan şey” anlamlarına gelen bir kelimedir. Arapça gibi Sâmi dil ailesinden olan İbrânice’de de “gorban” (veya korban) kelimesinin aynı ritüeli ifade etmesi dikkat çekicidir. İslâm’a göre Allâh’ın gönderdiği ilk peygamber Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed Mustafâ’ya (SAV) kadar gönderilen tüm ilâhi mesajların ortak adının İslâm olmasını esas alırsak, kurbanı bir terim olarak “Allâh’a yaklaşmak ve rızasını kazanmak için kesilen, kurban edilen hayvan” şeklinde tanımlayabiliriz. Daha geniş manası ile kurban ise Allâh’a adanmışlığı ve gerekirse ona her şeyimizi feda edebilmeyi, tam bir teslimiyeti ve Allâh’ın bizlere verdiği tüm nimetlere karşı derin bir şükrü ifade eden bir ibadeti, töreni ve bayramı ifade eder.


Her ne kadar Allâh yeryüzüne birçok nebi ve resûlünü göndermiş olsa da insanlık çağlar boyunca dönem dönem doğru yoldan sapmış ve yörüngesinden çıkarak yeni peygamberlere muhtaç kalmıştır. Hz. Âdem’in iki evlâdının Allâh’a adadıkları kurbanlarının birinin kabulü ve diğerinin reddedilmesi iki önemli hususu açıkça belgeler: Birincisi kurbanda asıl olan “güzel ve iyi niyettir.” İkincisi kurban ‘hayvanlardan’ olmalıdır. Nitekim Mâide Sûresi’nin 27. ve 28. âyetlerinde Allâh (cc) şöyle buyurmaktadır:

“Onlara Âdem'in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyla oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine): ‘Seni öldüreceğim’ demişti. Diğeri ise şöyle demişti: ‘Allâh, yalnız kendisinden korkanlardan kabul eder.’ ‘Allâh'a yemin ederim ki, sen beni öldürmek için bana el uzatsan da, ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim, ben âlemlerin Rabb’i olan Allâh'tan korkarım.’”

Kur’ân-ı Kerim’de bu konu kurbanı kabul edilmeyen Kâbil’in kurbanı kabul edilen Hâbil’i nefsine uyarak öldürdüğünü ifade ile son bulur. Bu, insanlık tarihinin ilk cinâyetidir.



Kurban kavramını cinâyetlere kurban etmek

Allâh (cc) tarafından insanlık tarihinin en başında kurbanın hayvandan olması gerektiğiyle ilgili işaretin verilmesine rağmen, insanoğlu bu işareti algılamama, kabul etmeme noktasında ısrar etmiştir. Farklı antik uygarlıklarda yaşayanlar, tarihin kara (belki de kan kırmızısı) sayfalarında insan, kadın, köle ve hatta çocuk kurban etme vahşetini göstermekten çekinmemişlerdir. “Eşref- i mahlûkat / yaratılmışların en şereflisi olan insana” hürmetsizliğin zirvesi denebilecek akıl almaz cinâyetler, kendi uydurdukları tanrı (larına) ve hatta tanrıça (larına), ölülerine, azizlerin ruhlarına, toprak anaya (!), hatta meleklere ve atalarına varıncaya kadar pek çok kutsal kabul edilen şey uğruna acımasızca işlenmiştir. Bu kutsallar uğruna insan kurban etmek cür ‘etini’ gösterenler, yaratıcıya en büyük saygısızlığı yaparak ve cinâyetlerin en iğrençlerine imza atarak insanlık sahnesinden çekilmişlerdir. İzleyen satırlarda söze konu olacak çeşitli uygarlıkların çeşitli kurban geleneklerine dair günümüze kadar ulaşan bazı bilgileri aktarmaya çalışacağız:


Kurban kelimesi, Sümercede "puhu,” yani “insanın yerine geçen” demektir. Dahası, "dinanu" olarak da adlandırılmaktadır ki, burada sunulan kurban ile kurbanı sunan aynılaşan bir anlam taşımaya başlamaktadır. Diğer yandan insan ile hayvanın birbirlerinin yerine geçmesini, Kuzey Afrika’daki Latince yazılarda da buluyoruz. Burada kurban, “vicarius” (vicaire) olarak adlandırılmaktadır ki, bu tam olarak “yerine geçen” demektir. Aslında “kurbanı belirleme ve işaretleme” işlemleri gerçekte, bireyin ait olduğu toplumun kimlik belirlenim sembollerinin (renk, totem, damga vb. biçiminde) kendi yerine, kendi adına ve kendi olarak kurban ettiği hayvana taktığı araçlardan başka bir şey değildir.



İnsan kurban etmenin kökeni


Antik Dinler Tarihi uzmanlarına göre insan kurban etme vahşetinin kökeni bizleri tarım ve bereket tapınmalarına kadar götürmektedir. İnsan kurban etme törenleri, tarım, hasat ve bereket törenleri anlayışı ile yakından ilişkilidir. Kaynaklarda Kuzey ve Orta Amerika'da, Afrika'nın bazı yerlerinde, Pasifik Adaları’nda ve Hindistan'da bazı kabilelerde de insan kurban edilmesi ile toprağa bereket geleceğine yönelik batıl inanca dair bilgiler bolca mevcuttur. Rahmâni yoldan sapan insanlar kendilerini çevreleyen güçlerin bir gün biteceği sıkıntısıyla yaşamış, binlerce yıl kış gündönümlerinde güneşin tamamen söneceği, ayın bir daha çıkmayacağı, bitkilerin yok olacağı endişesi ile bu törenleri uygulamışlardır. Bu endişeler çok farklı kültürlerde yaşayan insanları ilk ya da son ürünlerini inandıkları güçlere toprağa bereket kazandırma amacı ile sunmaya sevk etmiş olmalıdır.


Çeşitli toplumlarda kanlı kurban törenlerinde kölelerin, esirlerin, çocukların ve kadınların da kurban edildiğine yönelik çeşitli rivâyetler ve belgeler bulunmaktadır. Özellikle Aztekler, Âsur ve Bâbilliler ve benzeri antik dönem topluluklarının insan kurbanı törenlerine geleneklerinde yer verdikleri anlatılmaktadır. Saffât Sûresi’nin 100. ila 112. âyetleri arasında yer alan Hz. İbrâhim’in oğlu Hz. İsmâil’i kurban etmesiyle ilgili kıssa, Hz. İbrâhim döneminde civar toplumlarda insan kurbanı töreninin varlığına işaret etmektedir. Bilindiği gibi Hz. İbrâhim’den oğlunu Allâh’a kurban etmesi istenmiş, bunun üzerine O, meseleyi oğluna açmış, oğlu İsmâil Allâh’ın buyruğunu yerine getirmesi için babasına tam bir iman ile teslim olmuş, tam bu sırada Allâh, Hz. İbrâhim’e bunu yapmasını yasaklamış ve ardından kendisine bir hayvan kurban etmesini emretmiştir. Böylece insanlık, çocuk (veya insan) kurban etmekten hayvan kurban etmeye bir kez daha davet edilmiştir.



Gerçekten de Anadolu tarihinde insan kurbanı törenleriyle ilgili olarak MS. 13. yy.’a kadar, tam da Hz. İbrâhim Peygamber’in yaşadığı düşünülen Harran’da varlıklarını devam ettirmiş olan Harraniler dikkati çekmektedir. Ortaçağa ait gerek İslâmi gerekse Hıristiyan ve Yahudi kaynakları tarafından, Harranilerin çeşitli vesilelerle Harran dışında bir tapınakta yılda bir kez insan kurbanı törenleri düzenledikleri rivâyet edilmektedir. İbn Nedîm’in Fihrist’inde de Harranlıların korkunç insan kurbanı törenleri düzenledikleri anlatılır. Macritî de Harranlıların çocuk kurbanlarından bahseder. Harranilerin insan kurbanı törenleri açısından yörede meşhur oldukları, ancak onların bu törenlerini yapmalarının İslâmi dönemde yasaklandığı belirtilir.



Eski Mısır: Nil’e insan kurban etmek


Eski Mısır uygarlığında Nil Nehri’ne insan kurban etme alışkanlığı çok yaygındır. Eski Hint’te insan kurban etmeye ilişkin bilgiler mevcutsa da sonraki dönem de bu gelenek terk edilmiştir. Eski Roma uygarlığında kurban en önemli tapınma eylemi olarak görülmüş, özel törenlerde bitki, devlet törenlerinde hayvan kurban edilmiştir. Roma senatosu M.Ö. 972’de yasaklayıncaya kadar Roma İmparatorluğu’nda insanlar da kurban edilmiştir. Eski Roma’da arenalarda esirlerin vahşi aslanlara verilmesi zaten herkesçe bilinmektedir. Roma’da ayrıca “ver sacrum” denen bir geleneğe göre tehlikelerin belirdiği zamanlarda ve ilkbaharda insan ve hayvanlardan ilk doğan yavruların da tanrılara kurban edilmesiyle kötülüklerden korunma isteğinin varlığı bilinmektedir.


Yukarıda bahsi geçen medeniyetlerde (!) etin yakılması, putların üzerine asılması, toprağa gömülmesi, sadece rahiplerin (din adamlarının) yiyebilmesi, uçurumdan aşağı hayvanın bırakılması gibi ritüeller sebebi ile hayvan kurbanının (kimi zaman insan etlerinin) israf edilmesi yönü ile de karşılaştırıldığında İslâm kurban geleneğinde yoksula kurban etinden bağışlama ile İslâm’ın ayrıcalıklı bir konuma sahip olduğu rahatlıkla görülebilmektedir.



Ve Son Din İslâmiyet: Kurban ancak Allâh içindir


Antik Dinler Tarihi ve yeni Veteriner Hekimliği Tarihi araştırmalarına yönelik bilimsel makalelerde bu ve benzeri verileri bolca bulmak mümkündür. Unutulmamalıdır ki, tarih boyunca yine de hayvan kurbanı, insan ve çocuk kurbanından çok daha fazladır. En büyük insâniyet İslâmiyettir ki yüce dinimiz kurban ibadetinde bile hem tek Allâh’a olan güçlü inancını pekiştirmekte hem de ihtiyaç sahibi tüm insanlara hatta başka din mensuplarına dahi et bağışı yaparak “Allâh’ın sonsuz merhametini” yansıtabilmektedir. Hz. Âdem’den itibaren her ümmet için ‘ hayvan ’ kurbanının varlığından bahseden Hac Suresi’nin 34. ila 37. âyetleri hem tarihte vahşet sergileyen toplumlara hem İslâm’ın kurban ibadetine “vahşet” diye eleştirenlere verilmiş muazzam bir cevaptır:

“Her ümmet için Allâh'ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanların üzerine O'nun adını ansınlar diye bir mabed yapmışızdır. Hepinizin ilâhı bir tek ilâhtır. Onun için yalnız O'na teslim olan müslümanlar olun. (Ey Muhammed!) Allâh'a itaat eden alçak gönüllüleri müjdele.

Ki Allâh anıldığı vakit onların kalpleri titrer. Onlar başlarına gelene sabreden, namaz kılan kimselerdir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan Allâh yolunda harcarlar.

Kurbanlık deve ve sığırları Allâh'ın size olan nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Ön ayaklarının biri bağlı halde keserken üzerlerine Allâh'ın adını anın. (Cansız olarak) yanları yere yaslandığı vakit de onlardan yiyin, kanaat edip istemeyene de, isteyene de yedirin. Böylece onları sizin buyruğunuza verdik ki, şükredesiniz.

Elbette onların etleri ve kanları Allâh'a ulaşmayacaktır. Ancak O'na sizin takvanız erecektir. Onları bu şekilde sizin buyruğunuza verdi ki, size yolunu gösterdiğinden dolayı, Allâh'ı tekbir ile yüceltesiniz. (Ey Muhammed!) Vazifelerini güzelce yapan iyilik sevenleri müjdele.”





Dileğin gerçekleşmesi için çocuklar yakılıyordu


Pek çok tanrılarından biri olan Baal’e tapan Fenikeliler, özellikle de Kartacalılar, büyük bir istekte bulunduklarında, mutlaka başarılı olmak istiyorlarsa, çocuklarından birini tanrıya kurban ederek yakarlardı. Kartaca tanrılarının başında gökyüzü tanrısı Baal ile yazıtlarda esrarlı bir biçimde "Baal'ın dişi karşıtı ya da yansıması" olarak kabul edilen Tanit bulunurdu. Kartaca’da bütün evrenin tanrısı kabul edilen Tanit, her şeyden önce gökyüzünün bir tanrıçasıydı ve aynı zamanda Kartaca kentinin de baş koruyucu tanrısıydı. Baal da, Tanit de kurban isterdi ve kurbanlar tophet olarak anılan kutsal açık hava mekânlarında sunulurdu. Kartaca'daki binlerce tophet yazıtından, kurbanların odağının özellikle Tanit olduğu anlaşılmaktadır. Yazıtlarda tophet terimi kullanılmıyorsa da, bu terim Tevrat'ta, Fenike topraklarında çocukların kurban edildiği yerler için "Toffette" olarak kullanılmaktadır. (Yeremya 7: 31, II. Krallar 23:10) Fenikelilerde savaşa giderken zafer kazanmak için çok sayıda çocuk kurban edildiği ise bir başka gerçektir.




Hz. Âdem’in iki evladının Allâh’a adadıkları kurbanlarının birinin kabulü ve diğerinin reddedilmesi iki önemli hususu açıkça belgeler: Birincisi kurbanda asıl olan “güzel ve iyi niyettir.” İkincisi kurban hayvanlardan olmalıdır.


Kaynaklarda Kuzey ve Orta Amerika'da, Afrika'nın bazı yerlerinde, Pasifik Adaları’nda ve Hindistan'da bazı kabilelerde de insan kurban edilmesi ile toprağa bereket geleceğine yönelik inanca dair bilgiler bolca mevcuttur.


Bahsi geçen medeniyetlerde etin yakılması, putların üzerine asılması, toprağa gömülmesi, sadece din adamlarının yiyebilmesi, uçurumdan aşağı hayvanın bırakılması gibi ritüellerle karşılaştırıldığında İslâm kurban geleneğinde yoksula kurban etinden bağışlama ile İslâm’ın ayrıcalıklı bir konuma sahip olduğu rahatlıkla görülebilmektedir.


Roma’da “ver sacrum” denen bir geleneğe göre tehlikelerin belirdiği zamanlarda ve ilkbaharda insan ve hayvanlardan ilk doğan yavruların tanrılara kurban edilmesiyle kötülüklerden korunmak istenmiştir.

Çocuk kurban eden halka çok ağır cezalar vereceğini bildiren Allah, Tevrat’ta Yeremya 7. bölümde şöyle der:

29 ‹‹ ‹Saçını kes ve at, ey Yeruşalim, Çıplak tepeler üzerinde ağıt yak. Çünkü RAB, öfkesine uğramış kuşağı Reddedip terk etti.› ››

30 ‹‹ ‹Yahuda halkı gözümde kötü olanı yaptı, diyor RAB. Bana ait olan bu tapınağa iğrenç putlarını yerleştirerek onu kirlettiler.

31 Oğullarını, kızlarını ateşte kurban etmek için Ben-Hinnom Vadisi'nde, Tofet'te puta tapılan yerler kurdular. Böyle bir şeyi ne buyurdum ne de aklımdan geçirdim.

32 Bundan ötürü oraya artık Tofet ya da Ben-Hinnom Vadisi değil, Kıyım Vadisi deneceği günler geliyor, diyor RAB. Tofet'te yer kalmayana dek gömecekler ölüleri.

33 Bu halkın ölüleri yırtıcı kuşlara, yabanıl hayvanlara yem olacak; onları korkutup kaçıran kimse olmayacak.

34 Yahuda kentlerinde, Yeruşalim sokaklarında sevinç ve neşe sesine, gelin güvey sesine son vereceğim; ülke viraneye dönecek. (Tevrat)


Yeruşalim: Kudüs

Ben-Hinnom: (veya go-hinnom) Cehennem vadisi


2. Krallar ise :

23:10 Yoşiya, kimse oğlunu ya da kızını ilah Molek için ateşte kurban etmesin diye, Ben-Hinnom Vadisi'ndeki Tofet'i kirletti. (Tevrat)



댓글


bottom of page