top of page
  • Rıdvan Demir

TEOLOJİK- POLİTİK İNCELEME BENEDİCTUS SPİNOZA




Rıdvan DEMİR

KİTAP ÖZETİ

Bölüm II

Peygamberler.

Belirttiğimiz gibi, önceki bölümden çıkan sonuç peygamberlerin daha mükemmel bir zihinden çok, daha canlı bir hayalgücüyle donatılmış olduğunu gösterir. Kutsal Kitap’taki anlatıların sıklıkla öğrettiği de budur. Demek ki peygamberlerin kitaplarından bilgelikle tabii ve manevi şeylerin bilgisini kim elde etmek isterse, o tam bir yanılgıya düşmüş olur. Tanrı hakkında hiçbir ideye sahip olmadıklarını ve onu yalnızca (nedenlerinden habersiz oldukları) yaratılmış şeylerden ötürü tanıdıklarını açık açık itiraf edenler, felsefecileri tanrıtanımazlıkla suçlamaya utanmıyorlar.

Sorunu belli bir düzen içinde işlemek için, peygamberliklerin yalnızca her peygamberin hayal gücü ve bedensel özelliğine göre değişmekle kalmadığını göstereceğim. Peygamberlikler, peygamberleri kuşatan fikirlere göre de değişiyordu. Peygamberlik de peygamberleri hiçbir zaman daha bilgili kılmadı. Öncelikle peygamberlerin peygamberliğin kesinliğinden nasıl emin olabildikleri üzerinde durmak gerekecek.

Peygamberlik kendiliğinden emin olunabilecek bir kesinlik içermez. Çünkü, gösterdiğimiz gibi, salt hayalgücüne bağlıdır. Peygamberler vahyin kendisinden emin değildiler; herhangi bir belirti sayesinde ondan emindiler. İbrahim örneğinde bu açıkça görülür (Yaratılış XV-8). O Tanrı’nın vaadini duyduktan sonra da bir belirti istedi. Kuşkusuz Tanrı’ya inanıyor ve ona inanabilmek için bir belirti istemiyordu. Ama kendisine bu vaatte bulunanın tanrı olduğundan emin olmak istiyordu. Tabi bilginin hiçbir belirtiye ihtiyacı yoktur. O, kendi tabiatı uyarınca kesinlik içerir. Gerçekten de peygamberliğin kesinliği matematiksel değil, yalnızca ahlaki bir kesinlikti. Bu, Kutsal Kitap’ın kendisinde de ortaya çıkar.

Bunlar yüzünden peygamberlik ve vahyin pek kuşkulu bir şey olduğu sanılabilirse de, söylediğimiz gibi, yine de o büyük bir kesinliğe sahiptir. Çünkü Tanrı dine bağlı olanları ve seçilmişleri asla hayal kırıklığına uğratmaz. Peygamberin peygamberliğinin kesinliği salt ahlakiydi.

Demek ki peygamberliğin kesinliği tümüyle şu üç unsur üstüne oturuyordu:

1- Peygamberler vahyedilmiş şeyleri çok canlı bir biçimde hayal ediyorlardı. Biz bu canlılığı, ancak uyanıkken, nesnelerin etkisinde kaldığımızda gösterebiliriz.

2- Bir belirti.

3- Son olarak ve özellikle, peygamberler yalnızca adil olana ve iyiye eğilimlidirler.

Belirtiler salt peygamberin ikna olması için gösterilmiştir. Dolayısıyla bunlar peygamberin fikirleri ve yeteneğine göre de yollanmıştır. Bu nedenle, belirtiler her peygamberle farklılaşıyordu.

Sonra, peygamberlik tarzı her peygamberin belagatına göre de değişiyordu.

Aynı anlamı taşısalar bile, peygamberlik tasvirleri ve simgeler de değişiyordu.

Ayrıca tasvirler yalnızca tarzlarına göre değil, ama anlaşılır olup olmamalarına göre de değişiyordu.

Gerçekten de Kutsal Kitap’ta şundan daha iyi saptanabilecek bir şey yok: Tanrı peygamberlik yapmak için gerekli lütuftan, bazı peygamberleri başka peygamberlere göre daha çok yararlandırdı. Ama peygamberlikler ya da tasvirler, peygamberlerin benimsedikleri fikirlere göre de farklılaştılar ve peygamberlerin değişik, daha doğrusu zıt fikirleri olduğu gibi, değişik önyargıları da oldu (salt spekülatif konulardan söz ediyorum. Peygamberlik hiçbir zaman peygamberleri daha bilgili yapmadı. Tersine onları önyargıları içinde bıraktı. Bu yüzden, salt spekülatif konularda peygamberlere inanmak zorunda değiliz.

Demek ki burada, göstermek istediğimiz şey: Tanrı, vahiyleri peygamberlerin kavrama yeteneğine ve fikirlerine uyarladı. Peygamberler de yardımseverlikten ve hayatı sürdürme tarzından olmasa bile salt spekülasyona ilişkin gerçeklerden habersiz kalabildiler. Doğrusu, hem habersiz kaldılar, hem de karşıt fikirlere sahip oldular. Bu nedenle onlar da tabii ve manevi şeylerin bilgisini aramaktan daha anlamsız bir çaba olamaz. Öyleyse şu sonuca varıyoruz: Peygamberlere yalnızca vahyin hedefi ve özü konusunda inanmak zorundayız. Geri kalanlar konusunda, her insan kendine uygun gelen şeye inanmakta özgürdür. Her insan bu konuda aklına en çok yatan şeye inanmalıdır.

Peygamberler ve peygamberlik hakkında yaptığım gözlemler temelde kendim için belirlediğim tek hedefe yöneliyor: Felsefeyle teolojinin birbirinden ayrılması. Bununla birlikte, bu soruna genel olarak yaklaştığım için, şunu da araştırmak uygun olacak: Peygamberlik armağanı Yahudiler’e mi özgüydü, yoksa tüm uluslara ortak mıydı ve de Yahudiler’e gelen tanrısal çağrı konusunda ne düşünmek gerekir? Önümüzdeki bölümün konusu bu.

Bölüm III

Yahudiler’e tanrısal çağrı. Peygamberlik yeteneği Yahudiler’e özgü müdür?

Kutsal Kitap, Yahudiler’i yasaya itaat etmeye çağırırken, Tanrı’nın onları diğer uluslara tercih ettiğini ( Yasanın Tekrarı X-15), diğerlerine değil onlara yakın olduğunu (Yasanın Tekrarı IV-4,7), adil yasaları yalnızca onlara verdiğini (aynı bölüm, 8), son olarak da kendisini başkalarına değil yalnızca onlara tanıttığını, vs. (aynı bölüm, 32) söyler. Bunu yaparken de onların kavrama yeteneğine göre konuşur. Yahudiler’in gerçek sonsuz mutluluktan habersiz olduğunu önceki bölümde söyledik. Ayrıca Musa da bunu doğrular ( Yasanın Tekrarı IX-6, 7). Gerçekten de Tanrı tüm insanları aynı biçimde kurtuluşa çağırmış olsaydı, Yahudiler daha mutsuz mu olacaktı? Tanrı aynı biçimde diğerlerinin de yanında dursaydı, Yahudiler’e karşı daha az mı cömert olacaktı? Yasaları herkes için geçerli olsaydı, bunlar daha az adil, Yahudiler de daha az bilge mi olacaktı? Mucizeler başka ulusların yararına da gerçekleşselerdi Tanrı’nın gücünü daha mı az göstereceklerdi? Son olarak da Tanrı tüm insanları cömertliğinden yararlandırsaydı, Yahudiler Tanrı’yı bu yüzden daha az yüceltmek zorunda mı kalacaklardı?

Öyleyse uluslar yalnızca şu açıdan birbirlerinden ayrılır: Toplum olarak; onlara göre yaşadıkları ve yönetildikleri yasalar uyarınca… bu yüzden, Tanrı Yahudi ulusunu başkalarına tercih ederek seçerken, bunu onun anlama yeteneğine ya da iç huzuruna değil, topluma ve bir siyasi bütüne sahip olup yıllar boyu onu ayakta tutmasını sağlayan bahtına ilişkin olarak yaptı. Kutsal Kitab’ın kendisinden de apaçık ortaya çıkar bu. Onu yarım yamalak karıştırınca bile, Yahudiler’in yalnızca şu açıdan diğer tüm uluslardan üstün olduğu açık seçik görülür. Yaşama güvenliği açısından işlerini başarıyla yürüttüler ve büyük tehlikelerin üstesinden geldiler. Bütün bunları da özellikle Tanrı’nın salt dışsal yardımı sayesinde yaptılar. Geri kalan her şeyde ise, diğer uluslara eşit oldular. Tanrı’da aynı şekilde tüm uluslar için cömert oldu.

Yahudiler’in (önceki bölümlerde gösterdiğimiz gibi) Tanrı ve tabiat hakkında yığınlarınkine tıpatıp benzer düşüncelere sahip oldukları ortadır. Demek ki Tanrı onları, anlama yeteneği açısından, diğer kavimlere tercih ederek seçmedi. Erdem ve gerçek hayat açısından da seçmedi. Bu alanda diğer kavimler eşittiler ve aralarından yalnızca çok az sayıda insan seçildi. Demek ki Yahudiler’e tanrısal çağrı ve onların seçilmesi, yalnızca kurdukları siyasi bütünün dünyevi mutluluğuna ve bunun sağladığı rahatlığa ilişkindi. Tanrı’nın ilk peygamberlere ya da ardıllarına başka bir şey vadettiğini de görmüyoruz.

Tanrı’nın başka uluslara da özel yasalar buyurup buyurmadığına ve yasa koyucularına, peygamberlik aracılığıyla, yani peygamberlerin onu hayal etmeye alışık oldukları niteliklere bürünerek, vahiyde bulunup bulunmadıklarına gelince, bu konuda kesin bir şey söylenebileceğini sanmıyorum. Ama en azından, Kutsal Kitap’a göre, Tanrı’nın dışşal yönetimine, başka ulusların siyasi bütünleri ve özel yasalarının da dahil olduğu açıktır.

Yahudiler’in seçilmesi yalnızca bedenin dünyevi mutluluğuna ve özgürlüğe, yani siyasi bütüne, onu oluşturma biçimine ve bütününe ve bu amaçla başvurdukları yollara, dolayısıyla da bu özel siyasi bütünü güçlendirmek için gerekli olan yasalara ilişkindi. Son olarak da, bu yasaların vahyedilme biçimine ilişkindi. Geriye kalan ve insanın gerçek mutluluğunu oluşturan her şey açısından, Yahudiler tüm uluslar açısından farksızdı.

Hiç kuşku yok, tüm uluslar peygamberlere sahip olduğu gibi, peygamberlik de yalnızca Yahudiler’e özgü olmadı. Kutsal tarih kadar din dışı tarih de buna tanıklık eder.

Kutsal Kitap’ın çok sık suçlayıp mahkum ettikleri de, tıpkı Yahudiler’i aldatan sahte peygamberler gibi, sahte kahinlerdi. Kutsal Kitap’ın başka bölümlerinde de yeterince açık biçimde görülür bu. Dolayısıyla, peygamberlik armağanının Yahudiler’e özgü değil, ama tüm uluslara ortak olduğu sonucuna varıyoruz.

Geriye yalnızca, Yahudiler’in dünyevi olarak ve salt siyasi bütünle sınırlı biçimde değil de, sonsuzca seçildiğine inanmak isteyenlerin savlarını cevaplamak kalıyor. Bu savı ileri sürenler şöyle der: Siyasi bütünleri yıkıldıktan sonra her yere dağılan ve böylesine uzun süre diğer uluslardan ayrı kalan Yahudiler varlıklarını yine de korudular. Böyle bir şey başka hiçbir ulusun başına gelmedi. Ayrıca, kutsal metinler sanki birçok bölümde Tanrı’nın Yahudiler’i sonsuzca kendisi için seçtiğini öğretmektedir. Öyle ki, siyasi bütünlerini kaybetmiş olmalarına rağmen Tanrı’nın seçtiği insanlar olmaktan geri kalmamışlardır.

Putperestlerin gerçek peygamberleri de –ki tüm ulusların peygamberlere sahip olduğunu göstermiştik- uluslarının inançlı insanlarına aynı vaatte bulundular ve onlara teselli olarak aynı kurtuluş umudunu sundular.

Bu yüzden, tanrısal bilgi ve sevgiye ilişkin sonsuz ittifak evrenseldir. Dolayısıyla, Yahudiler’le paganlar arasında hiçbir farklılık olmadığı kabul edilmeli. Öyleyse, gösterdiğimiz şey dışında, Yahudiler’e özgü hiçbir tanrısal seçimden söz edilemez.

Peygamberler, yalnızca gerçek erdeme yönelik olan ve bu seçimden söz ederken, ona kurban törenleriyle diğer törenlere, tapınağın ve Yeruşalim’in yeniden inşa edilmesine ilişkin birçok unsur kattılar.

Bu nedenle, Yahudiler bugün diğer ulusların üstünde kendilerine atfedilebilecek hiçbir ayrıcalığa sahip değildirler. Tüm diğer uluslardan, hepsinin kendilerinden nefret etmesine yol açacak biçimde ayrıldıktan sonra, bunca yıl hem de bir siyasi bütüne sahip olmadan varlıklarını korumalarında şaşılacak hiçbir şey yok. Bu ayrılığa yalnızca tüm diğer ulusların ayin usullerine aykırı usulleri uygulamaları neden olmadı. En dindarca bir özenle üstüne titredikleri sünnet de bunda etkili oldu. Ulusların nefreti ise tam da onları ayakta tutan şeydi.

Son olarak, biri çıkıp, Yahudiler’in şu ya da bu nedenle Tanrı tarafından sonsuzca seçildiğini savunmak isterse, bir şartla ona karşı çıkmayacağım: Yeter ki bu seçimin, ister dünyevi ister onsuz olsun, salt Yahudiler’e özgür kaldığı ölçüde, siyasi bütünün ve bedensel rahatlıkların(çünkü bir ulusu diğerinden ayırt edebilecek olan yalnızca budur) ötesinde bir şeye ilişkin olmadığını belirtsin… Ama anlama yeteneği ya da gerçek erdem açısından, hiçbir ulus bir diğerinden farklı olamaz. Öyleyse bu alanda, Tanrı hiçbirini bir başkasına tercih ederek seçmez. Gerçekte yasa sözcüğü tabii şeylere metaforik olarak uyarlanmışa benzer. Yasadan genel olarak anlaşılan şey, yalnızca, insanların yerine getirebilecekleri ya da ihmal edebilecekleri bir buyruktur. Çünkü yasa insani gücü belirli sınırlar içinde tutar. Oysa insani gücün kendisi bu sınırların çok ötesindedir. Yasa bu sınırları aşan hiçbir şey buyuramaz. Bu yüzden, görünüşe bakılırsa yasa daha özel bir tanım gerektir: Herhangi bir amaca yönelik olarak, insanın kendisi ya da başkaları için belirlediği yaşama usulü. Yasalara itaat edenlere yasanın hükmü altında yaşayanlar denir ve sanki onlar darağacından korkarak veren kişi bir başkasının hakimiyeti altında ve cezaya çarptırılma kaygısıyla hareket etmektedir. Ona adil demek uygun olmaz. Ama her insana ona ait olanı yasaların gerçek nedenini ve zorluklarını bildiği için veren kişi, tutarlılık ve kendi kararıyla davranmış olur; bir başkasının kararı ile değil… Öyle ise kendisine adil denilmesini hak eder. Kanımca Pavlus’un vermek istediği ders de budur: O, yasanın hükmü altında yaşamakla hiç kimsenin aklanmış olmayacağını söylemişti. Çünkü ortak tanıma göre adalet, her insana ona ait olana ait olma konusunda sürekli ve istikrarlı bir iradedir.

Yasayı insani yasa ve tanrısal yasa diye ayırmak gerekecektir. İnsani yasadan insan hayatı ve devletin güvenliğine hizmet eden yaşama usulünü anlıyorum. Tanrısal yasadan ise yalnızca en üstün yararı, yani gerçek Tanrı bilgisini ve sevgisini gözeten yasayı anlıyorum. Bu yasayı tanrısal diye adlandırmamın nedeni en üstün yararın tabiatına bağlıdır.

Açıklamış olduğumuz gibi, tanrısal yasanın mahiyetini dikkatle incelersek şunu görürüz: 1. Bu yasa evrenseldir, yani tüm insanlara ortaktır. Çünkü onu evrensel insan tabiatından çıkarsaydık. 2. Nasıl olurlarsa olsunlar, tarihi anlatılara inanılmasını gerekli kılmaz. Gerçekten de bu tabii tanrısal yasa yalnızca insan tabiatının incelenmesinden yola çıkarak anlaşılır. 3. Törenler kendiliklerinden bir şey ifade etmeyip, yalnızca ait oldukları kurum tarafından iyi diye nitelendirilen eylemlerdir; ya da bunlar kurtuluş için gerekli herhangi bir yararı temsil eden eylemlerdir; belki de daha çok, doğrulanması insan aklının çerçevesini aşan eylemlerdir. Tabii tanrısal yasa bunları gerekli saymaz. Çünkü tabii ışık kendiliğinden ulaşamadığı hiçbir şeyi istemez. 4. Görüyoruz ki tanrısal yasanın en yüce ödülü yasanın kendisidir. Bir başka deyişle, sağlam ve istikrarlı bir kafa yapısıyla Tanrı’yı tanımak ve onu gerçekten özgürce sevmektir.

Bilgi eksikliği yüzünden, On Emir yalnızca Yahudiler’in bakış açısına göre bir yasa sayıldı. Tanrı’nın varlığını sonsuz gerçek olarak bilmediklerinden, On Emir’de kendilerine vahyedilen şeyi yasa olarak algılamak zorunda kaldılar.

Tekrarlıyorum, bütün bunlar yalnızca Tanrı adına yasalar yazan peygamberler için geçerlidir; ama İsa için değil… Aslında İsa da Tanrı adına yasalar yazmış gibi görünür, ama onun için şeyleri gerçek ve onlara bütünüyle uygun biçimde kavradığı düşünülmelidir. Çünkü İsa bir peygamberden çok Tanrı’nın ağzıydı. Gerçekten de Tanrı bazı şeyleri insanlığa İsa’nın zihni aracılığıyla yapmıştı, yani yaratılmış bir sesle, hayallerle, vs… Bu nedenle, Tanrı’nın vahiylerini İsa’nın fikirlerine uyarladığını kabul etmek daha akla aykırı olacaktır. Bilgece düzeltilmezlerse kötülüklerden zorunlu olarak yalnızca kötülük doğar. Kararlılık eşlik ettiğinde de iyilikleri yalnızca iyilikler izler. Bu yüzden, Kutsal Kitap kayıtsız şartsız tabii ışığı ve tabii tanrısal yasayı önerir. Bu bölümde ele almayı öngördüğüm şeyi de böylece tamamlamış oldum.

Bölüm VII

Kutsal Kitap’ın yorumlanması.

Kafa karışıklıklarından korunmamız, zihnimizi teolojik önyargılardan kurtarmamız ve düşüncesizce davranıp, insanların uydurmalarını tanrısal dersler saymaktan kendimizi alıkoymamız gerekiyor. Bunun için, Kutsal Kitap’ı doğru yorumlama yöntemini ele almalı ve onu kanıtlarla temellendirerek sunmalıyız. Çünkü bu yorumlama yöntemini bilmezsek, Kutsal Kitap’ın ya da Kutsal Ruh’un öğretmek istediği şey hakkında da hiçbir kesin bilgiye sahip olamayız. Burada onu kısaca dile getirmek için şunu söyleyeceğim: Kutsal Kitap’ı yorumlama yöntemi tabiatı yorumlama yönteminden farklı olmadığı gibi, onu bütünüyle uygundur da…

Kutsal Kitap’ın çoğu zaman tabii ışıkla tanınan ilkelerden çıkarsanamayacak konuları işlediği unutulmamalıdır. Tarihi anlatılar ve vahiyler Kutsal Kitap’ın büyük bölümünü oluşturur. Ama tarihi anlatılar da özellikle mucizelere yer verir. Bir başka deyişle (önceki bölümde gösterdiğimiz gibi) bunlar alışılmamış tabii olgulara ilişkin, onları yazan tarihçilerin fikir ve yargılarına uygun anlatılardır. Vahiyler de bu yüzden Kutsal Kitap’ın içindekilerin hemen hemen tamamı yalnızca Kutsal Kitap’tan çıkarılmalıdır; tabiata ilişkin bilginin doğrudan doğruya tabiattan çıkarılması gerektiği gibi…

Kutsal metinlerin içerdiği ahlaki derslere gelince, bunlar ortak nosyonlarla kanıtlanabilse bile, Kutsal Kitap tarafından öğretildiklerini bu nasyonlarla kanıtlamak mümkün değildir. Bu yalnızca Kutsal Kitap’la kanıtlanabilir. Dahası, Kutsal Kitap’ın tanrısallığını önyargısız kanıtlamak istiyorsak, onda gerçek ahlaki derslerin verildiği sonucu doğrudan doğruya Kutsal Kitap’tan çıkarılmalıdır. Gerçekten de onun tanrısallığını bize yalnızca bu kanıtlayabilir.

Son olarak da Kutsal Kitap sözünü ettiği şeylerin tanımlarını vermez. Kaldı ki bunu tabiat da yapmaz. Tabii şeylerin tanımlarını tabiatın çeşitli eylemlerinden çıkarırız. Kutsal Kitap’ın sözünü ettiği şeylerin tanımlarını da her konuda kutsal metinlerde rastlanan çeşitli anlatılardan aynı biçimde çıkarmamız gerekir.

Demek ki Kutsal Kitap’ı yorumlamak için genel kural, onun tarihinden yola çıkara, apaçık tanımadığımız hiçbir şeye ders sıfatı yakıştırmaktadır. Şimdi, Kutsal Kitap tarihinin ne olması ve her şeyden önce ne anlatması gerektiğine değinmeliyiz.

1- Eski ve Yeni Anlaşma’nın yazarlarının tamamı da Yahudi olduklarına göre, her şeyden önce İbranice’nin tarihi bilmenin zorunlu olduğu açıktır. Yalnızca bu dilde yazılmış olan Eski Antlaşma’yı değil, Yeni Antlaşma’yı da anlamak için zorunludur bu. Yeni Antlaşma başka dillerde yazılıp yayılmış olsa bile, yine de İbranice özellikleri taşır.

2- Her kitapta ileri sürülen savları, aynı konuya ilişkin olanların tümünü hemen gözden geçirebilmek içini temel başlıklar altında toplayarak sınıflandırmak gerekir.

Son olarak da bu tarih, peygamberlerin tüm kitapları hakkındaki bize ulaşabilmiş olan bilgileri de sergilemelidir: Her kitabın yazarının hayatı, hal ve tavrı, uğraşları, nasıl biri olduğu, hangi nedenle, kim için ve son olarak da hangi dilde yazdığı gibi… Sonra her kitabın başına gelenlerin incelenmesi gerekir.

Kutsal Kitap’ın bu tarihini öğrendikten ve peygamberlerin öğretisi olarak, ondan kaynaklanmayan ya da ondan çıkartıldığı apaçık belli olmayan hiçbir şeyi güvenilir bulmama kararını kesinlikle verdikten sonra, sıra şuna gelir: Peygamberlere ve Kutsal Ruh’a ilişkin zihniyeti titizlikle incelemek. Ama bu da tabiat tarihinin araştırılmasından yola çıkılarak tabiatın yorumlanmasında kullanılana benzer bir düzen ve yöntem gerektirir. Çünkü tabii şeyler hakkındaki incelememizde, araştırmamızı tüm tabiata ortak ve en genel şeylerden başlatmayı çalışıyoruz.

Kutsal Kitap’ın tarihinden yola çıkarak öncelikle yapılması gereken şudur: En evrensel olanı, Kutsal Kitap’ın temeli ve ana ilkesi olan şeyi, ayrıca tüm peygamberlerin bütün ölümlüler için en yararlı ve sonsuz öğreti diye salık verdikleri şeyi aramak…

Buraya kadar yalnızca Kutsal Kitap’ın gündelik hayata ilişkin hükümlerinin nasıl araştırılacağını gösterdik. Tam da gündelik hayata ilişkin oldukları için, bunların araştırılması daha kolaydır. Gerçekten de bu konuda Kutsal Kitap yazarları arasında hiç anlaşmazlık çıkmadı. Ama kutsal metinlerde rastlanan ve spekülasyondan başka şey olmayan konulara gelince, onlar üstüne araştırma yapmak o kadar da kolay değil. Onlara giden yol daha dardır.

Bu açıdan da, Kutsal Kitap’ın en açık savlarında, her şeyden önce peygamberliğin ya da vahyin ne olduğu ve de işin esasında neleri içerdiği araştırılarak, en genel olandan başlamak gerekir. Sonra da mucizenin ne olduğu araştırılmalı ve böylece en genel konulardan devam edilmelidir. Buradan da her peygamberin fikirlerine inmek, sonunda da her vahiy ya da peygamberliğin, her tarihi anlatı ya da mucizenin anlamına ulaşmak gerekecektir.

(Kutsal Kitap bilgisinin yalnızca ondan çıkarılması gereğine dayanan) yöntemimiz tek ve gerçek yöntem olduğuna göre, bu yöntemin içerdiği zorluklara ve kutsal metinler hakkında kusursuz ve kesin bir bilgi sunmasını engelleyen eksik yanlarına gelince:

Bu yöntemin ilk ve büyük zorluğu kusursuz bir İbranice bilgisi gerektirmesidir.

Buna, yani İbranice’nin kusursuz bir tarihine ulaşma imkansızlığına, bu dilin kuruluş özellikleri ve mahiyeti eklenir. Bunlar öylesine anlam belirsizlikleri ortaya çıkarırlar ki, Kutsal Kitap’ın tüm sözlerinin gerçek anlamının araştırılmasını sağlayabilecek kesin bir yöntem bulmak imkansızlaşır. Çünkü tüm dillere ortak olan anlam belirsizliklerinin nedenleri ötesinde, İbranice’de çok sayıda belirsizlik doğuran başka nedenler de var.

Bu yöntemde bir başka zorluk, Kutsal Kitap’ın tüm bölümlerinin tarihi bilme zorunluğudur. Oysa çoğu durumda bu bilgiden yoksunuz. Kitapların yazarları ya da ( deyim yerindeyse) bölümlerin çoğunu yeniden kaleme alanlar hakkında hiç bir şey bilmiyoruz. Ya da önümüzdeki bölümlerde ayrıntılı olarak göstereceğim gibi, bu konuda kuşkular taşıyoruz. Dahası yazarlarını bilmediğimiz bu bölümlerin hangi nedenle ve ne zaman yazıldıklarından haberimiz yok. Kaldı ki tüm bu bölümlerin kimlerin eline düştüğünü, böylesine farklı okumaların hangi örneklerde nasıl ortaya çıktığını ve son olarak, başka örneklerde değişik bir çok okumanın daha varolup olmadığını da bilmiyoruz.

Kutsal Kitap’da bazı bölümlerini bu yöntemle yorumlamaya yönelik bir son zorluk da, onların özgün dillerinde elimize geçmemiş olması, Matta ve hiç kuşku yok İbranilere Mektup, genel kanıya göre, İbranice yazıldılar. Ama bu özgün dildeki metinler artık elimizde yok. Eyüp’ün de hangi dilde yazıldığı bilinmiyor. İbn Ezra, yorumlarında onun bir başka dilden İbranice’ye çevrildiğini ve belirsizliğin nedeninin bu olduğunu ileri sürüyor.

Birçok bölüm açısından, Kutsal Kitap’ın gerçek anlamını bilmiyoruz ya da hiçbir şeyden emin olamadan, onun hakkında yalnızca tahminlerde bulunabiliyoruz.

Moşe ben Maiom’un görüşü ise bütünüyle farklıydı. O, Kutsal Kitap’ın her bölümünden değişik, hatta karşıt anlamlar taşıdığını ve içlerinden hiçbirinin doğru anlamından emin olamayacağımızı düşünür. Yeter ki yorumlanan biçimiyle bu bölümün akla uygun olmayan ya da ona karşıt olan hiçbir şey içermediği bilinsin. Metin sözcük anlamıyla akla aykırıysa, ne kadar aydınlık olursa olsun, onun başka biçimde yorumlanması gerektiğini düşünür.

Moşe ben Maimon’un yöntemi bütünüyle yararsızdır. Şunu da ekleyelim ki bu yöntem, içten bir okumayla yığınların, bir başka yöntem izleyerek de herkesin, Kutsal Kitap’ın anlamı konusunda bel bağlayabilceği her türlü bilgiyi bütünüyle yokeder. Bu yüzdeni Moşe ben Maimon’un görünüşünün zararlı, yararsız ve saçma olduğuna hükmediyoruz.

Ferisiler’in savunduğu geleneğin de, daha önce söylediğimiz gibi, bir dayanağı yok. Papaların otoritesine gelince, o daha da görkemli tanıklıklara muhtaç ve yalnızca bu nedenle onu reddediyorum.

Din konusu da dahil, özgürce düşünme üstün hakkı, kimsenin ondan vazgeçmesinin düşünülemeyeceği biçimde, herkese aittir. Öyleyse her insan din konusunda özgürce yargıda bulunma, dolayısıyla da onu kendisine göre açıklama ve yorumlama üstün otorite ve hakkına sahip olacaktır.

Öyleyse, vatanın yasalarını yorumlamada Yahudiler’in kahinlerinin sahip olduğu otoriteden, dini yorumlamada Papa’nın otorite sahibi olduğu sonucu asla çıkarılamaz. Tam tersine, bundan daha kolay biçimde çıkarılacak sonuç, her insanın, dini yorumlamada sözkonusu otoriteye bütünüyle sahip olduğudur. Buradan da Kutsal Kitap’ı yorumlama yöntemimizin en iyi yöntem olduğunu gösterebiliriz.


Bölüm VIII

Tevrat, Yeşu, Hakimler, Rut, Samuel ve Krallar’ın başkaları tarafından yazıldıklarının gösterilmesi. Sonra da birçok kişi tarafından mı yoksa tek kişi tarafından mı yazıldıklarının ve yazarın kim olduğunun araştırılması.

Kutsal Kitap tarihi yalnızca pek eksik olmakla kalmadı, çoğu zaman da yalanla dolu oldu… bir başka dileğiyle, Kutsal Kitap bilgisinin temelleri, üstlerine eksiksiz bir bilginin oturtulması açısından, çok zayıf bir yana, ciddi yanılgılar da sergiler.

Sırasıyla ilerlemek için, ilk olarak kutsal kitapların gerçek yazarlarına ilişkin ön yargılara değineceğim. Tevrat’ın yazarlarıyla başlayalım: Hemen herkes onun Musa olduğuna inandı. Dahası, Ferisiler bunu öylesine bir inatla savundular ki, farklı görüşteki herkesi sapkın saydılar. Bu yüzden, daha özgür yaratılışlı ve çok daha bilgili biri olan İbn Ezra, okuduklarım arasında sözkonusu önyargıyı ilk farkeden kişiyken, zihnindekileri açıkça ortaya koymaya cesaret edemedi. Oldukça belirsiz deyimlerle soruna işaret etmekle yetindi. Bu deyimleri daha aydınlık hale getirmekten ve sorunun kendisini de açık seçik sunmaktan çekinmeyeceğim.

İbn Ezra bu Tevrat’ı Musa’nın değil ama çok daha sonra yaşayan bir başkasının yazdığını kanıtlar.

Tevrat Musa tarafından değil, Musa’dan yüzyıllar sonra yaşayan bir başkası tarafından yazıldı.

Tevrat’ta sözü edilen ve Musa’nın kendisi tarafından yazılmış olan kitaplara bakalım: Gerçekten de, Tevrat’ta bu kitaplara yapılan göndermeler, Tevrat’tan farklı olduklarının anlaşılmasını sağlayacaktır.

Musa yalnızca yasa kitabının ve Ezgi’sinin dindarca korunmasını emrettiğine, son olarak da Tevrat’ta Musa’nın yazmış olamayacağı birçok şeye rastlandığına göre, bundan çıkacak sonuç şu: Kimse, Musa’nın Tevrat’ın yazarı olduğunu ileri sürme hakkına sahip değildir. Hatta bunu ileri sürmek bütünüyle akla aykırıdır.

Belki, önderler kurulu Musa’nın fermanlarını yazılı olarak halka iletiyordu ve tarihçi, sonradan bu fermanları toplayıp, Musa’nın hayat öyküsünde istediği yere yerleştirmişti.

Yeşu’nun yazarının da bir başkası olduğu kanıtlanabilir. Hakimler kitabına gelince, sanırım, sağlıklı bir zihne sahip hiç kimse bu kitabın hakimler tarafından yazıldığına inanmaz.

Samuel’in kitapları açısından da bu konuda ısrara gerek yok. Çünkü tarihi anlattı, Samuel’in ölümünün ardından uzun süre devam eder. Yine de şu kadarını belirtmeliyim ki, bu kitap da Samuel’den yüzyıllar sonra yazıldı.

En sonunda, kendilerinin de ortaya koyduğu gibi , Krallar’ın kitapları Süleyman’ın krallığına ve yaptıklarına ilişkin tarihten, Yahudi kralları tarihinden ve İsrail krallarının tarihinden seçilmiş parçalardır.

Öyleyse şu sonuca varıyoruz: İncelemiş olduğumuz bütün kitaplar aslında başkaları tarafından yazılmış, içerdikleri olaylar da geçmiş olaylar olarak anlatılmıştır. Şimdi tüm bu kitapların art arda sıralanışını ve savlarını göz önüne alırsak, bundan kolayca çıkarılabilecek olan şu: Onların tamamı, başlangıcından Yeruşalim’in ilk yıkımına kadar Yahudiler’in tarihini kaleme almak isteyen tek bir tarihçi tarafından yazıldı. Söz konusu kitaplar birbirleriyle öylesine ilişkilidir ki, yalnızca bu bile, tek bir tarihçinin anlatısını içerdiklerini gösterir. Gerçekten de o, Musa’nın hayatını anlatmayı bitirir bitirmez, Yeşu’nunkine şöyle geçer: Tanrı, kulu Musa’nın ölümünden sonra, Yeşu’ya şöyle seslendi, vs. Yeşu’nun ölümünü anlatmayı bitirir bitirmez de, aynı geçiş ve aynı bağlantıyla Hakimler’in tarihi alıntısına başlar: İsrailliler Yeşu’nun ölümünden sonra Tanrı’ya sordular, vs. Rut’un kitabına gelince, aynı biçimde onu Hakimler kitabının sonuna ekler: Hakimlerin hüküm sürdüğü günlerde İsrail’de kıtlık başladı.

Böylece siyasi bütünün, Musa’nın haber verdiği biçimde gerçekten yıkımına kadar anlatıyı sürdürür. Geriye kalan ve yasayı doğrulamaya yaramayan şeylere gelince, onları ya sessizce geçiştirir ya da okuru başka tarihçilere gönderir. Demek ki tüm bu kitapların tek bir amacı var: Musa’nın sözlerini ve fermanlarını öğretmek; ardından da bunları olaylara dayanarak doğrulamak…

Şu üç özelliği, yani tüm bu kitapların konu birlikteliğini, art arda sıralanışını, adını taşıdıkları kişi değil de bir başkası tarafından, anlattıkları olaylardan yüzyıllar sonra yazılmalarını bir arada ele alırsak şu sonuca varırız: Söylemiş olduğumuz gibi, onların hepsi tek bir tarihçi tarafından yazıldı. Bu tarihçi kimdi? diye sorulursa, öyle pek kesin bir cevap veremem. Yine de onun Ezra olabileceğinden kuşkulanıyorum ve bu varsayımı dile getirirken, ciddi ve birbiriyle uyumlu birçok ipucuna dayanıyorum. Gerçekten de (artık bir tek tarihçi olduğunu bildiğimiz) bu kişi, tarihi anlatıyı Yehoyakin’in özgür bırakılışına kadar sürdürür ve tüm hayatı boyunca (yani ya Nebukadessar’ın oğlunun ya da Yehoyakin’in yaşadığı sürece; burası çok belirsiz bir anlam taşır) kralın masasında oturduğunu ekler. Öyleyse bunu yazan Ezra’dan daha önce yaşamış biri olamaz. Ayrıca Kutsal Kitap, o sırada hesaba katılabilecek olan yazarlardan yalnızca Ezra’nın kendini bütünüyle Tanrı’nın yasasının incelenip uygulanmasına verdiğine (Ezra VII-10) ve Musa’nın yasasını iyi bilen bir yazar olduğuna (VII-6) tanıklık eder. Bu yüzden, söz konusu kitapları Ezra dışında kimin yazmış olabileceği konusunda en ufak bir iz yok. Sonra, Kutsal Kitap’ın onun hakkındaki bu tanıklık sayesinde, Ezra’nın, Tanrı’nın yasasını incelemekle kalmadığını, ama onun uygulanmasına da kendini bütünüyle adadığını öğreniyoruz. Nehemya VII-9’da da şöyle denir: Tanrı’nın Yasa Kitabı’nı okuyup açıkladılar, herkesin anlamasını sağlayacak biçimde yorumladılar. Musa’nın Yasa Kitabı’nı ya da onun büyük bölümünü içermekle kalmadığından ve daha iyi bir açıklama için yararlı birçok şey ona eklendiğinden Yasanın Tekrarı için de şu varsayımda bulunabilirim: Yasanın Tekrarı, o sırada okunduğu biçimiyle, Ezra tarafından yazılmış, uygulamaya koyulmuş ve açıklanmış olan Tanrının Yasa Kitabı’dır. Yasanın tekrarı, o sırada okunduğu biçimiyle, Ezra tarafından yazılmış, uygulamaya koyulmuş ve açıklanmış olan Tanrının Yasa Kitabı’dır. Yasanın Tekrarı’nda birçok şeyi daha iyi bir açıklama için, metne parantez arasına yerleştirilmiştir. Daha önce Ibn Ezra’nın görüşünü açıklarken, bunun iki örneğini vermiştik. Yasanın Tekrarı II-12’de olduğu gibi, başka örnekler de var: Daha önce Seir’de Horlular yaşardı. Esavoğulları orayı onların elinden aldı. İsrailliler’in Tanrı’nın mülk edinmek için kendilerine verdiği ülkede yaptıkları gibi, Esavoğulları da Horlular’ı yokedip yerlerine yerleştiler.

Ezra, hiç kuşku yok ki döneminde yaşayanların anlatıları daha iyi anlayabilmesi içini bu bölümleri ekledi ya da sözcükleri değiştirdi. Dediğim şu: Musa tarafından yazılmış Yasa Kitabı’nın kendisine sahip olsaydık, kuşkusuz onu pek farklı bulacaktık; hem sözcükler açısından, hem de ilkelerin sıralanışı ve gerekçeleri açısından… Yalnızca bu kitaptaki On Emir’le Mısırdan Çıkış’taki On Emir’i (ki tarihleri açık açık anlatılmıştır) karşılaştırdığımda bile, söz konusu tüm hususlarda birbirinden ayrıldıklarını görüyorum. Gerçekten de, dördüncü emir Yasanın Tekrarı’nda bir başka bir biçimde ifade edilmekle kalmıyor; çerçevesi de çok daha genişliyor. Yasanın Tekrarı’nda bu emrin nedeni, Mısırdan Çıkış’ta gösterilen nedenlerden bütünüyle farklı. Son olarak, onuncu emrin sunuluşunda izlenen düzen de değişmiş. Ezra’nın buradaki ve başka bölümlerdeki tüm bu değişiklikleri, döneminin insanlarına Tanrı yasasını açıkladığı için yaptığını sanıyorum. Bu yüzden, elimizdeki kitap, Ezra’nın açıkladığı ve uygulamaya koyduğu Tanrının Yasa Kitabı’dır. Sanırım bu kitap, yazarının Ezra olduğunu söylediğim tüm kitapların ilkidir. Bu varsayımı da, kitabın, halk için en gerekli şey olan, vatanın yasalarını içermesinden çıkarıyorum. Bir de öncekiyle arasında, tüm diğer bölümlerde görülen türden hiçbir bağlantı olmamasından ve söze doğrudan girilmesinden: Musa şöyle dedi, vs. Ezra, bu kitabı tamamlayıp, halka yasaları öğrettikten sonra, sanırım, kendini Yahudi ulusunun genel tarihini yazmaya adadı. Bu tarih dünyanın başlangıcından Yeruşalim’in son yıkımına kadar uzanıyordu ve Ezra, Yasanın Tekrarı’nı Kutsal Kitap içine yerleştirmişti. Belki de ilk beş kitabı Musa’nın adı altında toplanmasının nedeni, kitapların özellikle onun hayatına ilişkin olmasıydı. Böylece yapıt, başlığını, temelde içerdiğini oluşturan şeyden aldı. Ezra aynı nedenle, altıncı kitaba Yeşu, yedinci kitaba Hakimler, sekizinci kitaba Rut, dokuzuncu ve belki de onuncu kitaba Samueli son olarak da onbirinci ve onikinci kitaba Krallar adını taktı. Ama acaba Ezra bu esere son halini veren kişi olabildi mi ve onu istediği gibi tamamlayabildi mi? Bunlara sonraki bölümlerde cevap verilecek.

Bölüm IX

Aynı kitaplar hakkında başka araştırmalar; özellikle de Ezra onlara son halini verebildi mi? Yahudi elyazmalarında bulunan kenar notları farklı okumalar mıydı?

Ezra (onun yerine bir başkası daha kesin olarak gösterilene kadar, Ezra’yı bu kitapların yazarı sayacağım) bu kitapların içerdiği anlatılara son halini veremedi. Farklı yazarlardan alınan tarihi alıntıları bir araya toplamaktan başka şey yapamadı. Bazen de bu yazarları kopya etmekle yetindi. Sonra onları, incelemeden ve bir sıraya koymadan gelecek kuşaklara bıraktı.

Demek ki bütün bunlardan ortaya pek kesin olarak çıkan şey şu: Tarihi anlatıların kendisinden yola çıkılarak, yıllara ilişkin doğru bir hesaplama yapılamaz ve bu tarihi anlatılar da tek bir sayıda uzlaşmak şöyle dursun, sayılar hakkında çok farklı birçok varsayıma kapı aralar. Bu nedenle, sözkonusu tarihi anlatıların, birçok yazarın eserinden yola çıkarılarak, incelemeden ve sıraya sokulmadan bir araya getirildiği kabul edilmelidir.

Sonraki kuşaklar bu kitapları, içlerine birtakım hataların sızmasını engellemeye yetecek özenle koruyamadılar. Eski yazıcılar, onlarda çok sayıda kuşkulu okuma ve ayrıca birkaç eksik bölüm bulunduğunu farketmişlerdi; yine de hepsini görememişlerdi. Şimdilik bu hataların, okuru uzun süre meşgul edebilecek bir nitelik taşıyıp taşımadığını tartışmıyorum. Ancak onların çok da ciddi hatalar olmadığına inanıyorum; en azından, Kutsal Kitap’ı özgür bir yargı yetisiyle okuyanlar için…

İbranice metinlerde her yerde bulunan kenar notlarına gelince, aralarından çoğunun ibrani alfabesinin harfleri arasında büyük benzerlikten kaynaklandığı farkedildiğinde, bunların da kuşkulu okumalar olduğu kesinleşir.

Ama bütün bunlar kendiliğinden yeterince açıksa da, birkaç Ferisi’nin gerekçelerine cevap vermek yararlı olacak: Bu gerekçelerle, kenar notlarının, kutsal kitapların yazarları tarafından ya da onların verdiği bilgi doğrultusunda, bilmem hangi sırrı açıklamak için eklendiğine bizi inandırmaya çabalıyorlar. Hatalar elyazmalarına kasıtlı olarak sokulmamış, rastlantı sonucu sızmışlardır. Bu nedenle de çeşitli biçimlerde ortaya çıkarlar.

Yazıcıları, özellikle okunması gereken bazı metinleri kenar notunda belirtmeye iten nedene gelince, onu söyleceğim: Gerçekten de kenar notlarının hepsi kuşkulu okumalar değil. Aralarında, artık kullanılmayan sözcükleri kenar notu olarak kaybedenler de var.

Son olarak, Kutsal Kitap’ı kenar notlarındaki okumalara göre yorumlama ve okuma adetinin yerleşme nedeni ne olursa olsun, bu en azından, doğru yorumun onlardan çıkarsanması gerektiği anlamına gelmez.

Son olarak, bu kuşkulu okumalar ötesinde, yazıcılar, (paragrafın ortasına bir boşluk koyarak) birço eksik bölümü kaydettiler. Masoretler bunların saysını belirtmişler: Gerçekten de, paragraf ortasına yerleşmiş bir boşluğun yeraldığı 28 bölüm saymışlardır.

Bölüm X

Eski Antlaşma’nın diğer kitapları öncekilerle aynı biçimde inceleniyor.

Eski Antlaşma’nın diğer kitaplarına geçiyorum. Her iki Tarihler kitabı üstüne de, söyleyebileceğim kesin ve kayda değer hiçbir şey yok; Ezra’dan çok sonra ve belki de tapınağın Yahuda Maccabeus tarafından onarılmasından bile sonra yazılmış olmaları dışında…

Süleymanın Özdeyişleri’nin de aynı dönemde ya da en azından Kral Yoşiya zamanında bir araya getirildiğini sanıyorum.

Peygamberlerin kitaplarına geçiyorum. Onları incelediğimde de şunları görüyorum: İçerdikleri peygamberlikler başka kitaplardan alınmışlar ve her zaman, peygamberlerin onları dile getirdikleri ya da yazdıkları sıralamaya uygun bir düzenle aktarılmamışlardır. Bu kitaplar da peygamberliklerin tamamını içermiyor. Bu yüzden sözkonusu kitapların sunabilecekleri şey, yalnızca, peygamberlere ilişkin kısmi bilgilerdir.

Sonra, Yaremya’nın tarihi olayları anlatan peygamberlikleri, çeşitli tarihlerden seçmeleri bir araya getirir. Gerçekten de, sıra gözetilmeksizin ve tarihi süreç hesaba katılmaksızın bir araya getirilmeleri bir yana, aynı hikayeyi çeşitli biçimlerde birçok kez anlattıkları da olur.

Hezekiel’e ilişkin kitabın da bir bölümden başka şey olmadığını hemen ilk satırlar apaçık gösterir.

Hoşea’nın, adını taşıyan kitabın içerdiklerinden daha fazlasını yazdığını kesin olarak söylememiz mümkün değil. Yine de, yazarın tanıklığına göre, seksen dört yıldan fazla peygamberlik eden biri hakkında elimizde topu topu bu kadar şey olması beni şaşırtıyor.

En azından genel olarak biliyoruz ki, bu kitapların yazarları ne tüm peygamberlerin bütün peygamberliklerini, ne de elimizdeki kitapların herbir peygamberine ilişkin tüm peygamberlikleri bir araya getirdiler.

Eyüp’e ilişkin kitap ve Eyüp’ün kendisi hakkında yazanlar arasında ciddi bir tartışma hüküm sürdü. Bazıları kitabı Musa’nın yazdığını ve bu tarihi anlatının tamamının yalnızca bir mesel olduğunu düşünürler. Eyüp’ün gerçek bir tarihi anlatı olduğunu düşünenler de çıktı. Buna karşılık, İbn Ezra, daha önce söylediğim gibi, bu kitap hakkındaki yorumlarda, onun İbranice’ye bir başka dilden çevrildiğini ileri sürüyor. Yine de bunu daha açık seçik göstermiş olmasını dilerdim. Çünkü o zaman putperestlerin de kutsal kitaplara sahip olduğu sonucuna varabilirdik. Bu nedenle sorunu askıda bırakıyorum. Yine de Eyüp’ün pek sağlam karakterli bir putperest olduğunu, şansının başlangıçta yaver gittiğini, sonra talihinin döndüğünü, ardından da işlerin yeniden iyice yoluna girmeye başladığını tahmin ediyorum. Burada Ezra’ya katılarak, kitabın bir başka dilden çevrildiğine inanası geliyor.

Daniel’e ilişkin kitaba geçiyorum. Hiç kuşku yok bu kitap, VIII. Bölümden başlayarak, Daniel’in kendi yazdıklarını içeriyor. İlk yedi bölümün nereden kopya edildiğini bilmiyorum. Birincisi hariç Kalde dilinde yazıldıklarına göre, Kalde tarihlerinden alınmış oldukları varsayabiliriz.

Daniel’e ilişkin kitaba Ezra’nın ilk kitabı öyle bir tarzda bağlanmıştır ki, aynı yazarın, tutsaklığın başlangıcından itibaren, Yahudiler’in tarihini sırasıyla anlatmayı sürdürdüğü kolayca farkedilir. Ona da Ester’e ilişkin kitabın bağlandığından kuşkum yok. Çünkü kitabı başlatan bağlantı başka hiçbir yere gönderme yapıyor olamaz. İbn Ezra’nın kabul ettiği ve herkesin de kabul etmek zorunda olduğu gibi, bu kitap, başka kitaplarla birlikte yokolmuştur. Bu nedenle, sözkonusu kitabın da, Daniel ve Ezra’nın tarihlerini yazan aynı tarihçi tarafından kaleme alındığından kuşkulanılmamalıdır. Ezra 2 diye adlandırılan, Nehemya’ya ilişkin kitabı da o yazdı. Demek ki bu dört kitabın, Daniel, Ezra, Ester ve Nehemya’nın tek bir tarihçi tarafından yazıldığı ileri sürüyoruz. Onun kim olduğu konusunda ise en ufak bir fikrim yok.

Kim olursa olsun, bu tarihçinin sözkonusu tarihi bilgileri nerede aldığını ve belki de büyük bir bölümünü nereden aktardığını bilmek için, şunu görmek gerekir: İkinci tapınak döneminde, Yahudi valilerin ya da önderlerin, birinci tapınak dönemi kralları gibi, yıllık ya da günlük tutarak olayları sırasıyla kaybeden katipleri veya tarihçileri vardı. Krallar’a ilişkin kitaplarda, kralların kroniklerinden ya da yıllıklarından her yerde söz edilir.

Bu kitapları ne Ezra yazdı, ne de Nahemya.

Ama bu kitapların hepsi yakın dönemde yazılmış ve yeni olsalar da, yanılmıyorsam katiplerin aceleciliği yüzünden, yazımlarda birçok hata yapıldı. Çünkü diğer kitaplarda olduğu, gibi bunlar da, önceki bölümde ele aldığımı şu kenar notlarına bol bol rastlanır.

Belki de böylece, artık herkes her yerde Kutsal Kitap’ın hatalı olduğundan kuşkulanabileceği için, onu bütünüyle başaşağı çevirdiğim söylenecektir. Tam tersine, ben şunu gösterdim: Kutsal Kitap’ı aydınlık ve açık bölümleri hatalı bölümlerle uzlaştırmayacak ve birincileri ikincilerle bozmayacak biçimde ele alıyorum. Bazı bölümler bozulmuş diye, tüm metin için aynı şeyden kuşkulanmak gereksiz. Gerçekten de, yanlışsız bir kitaba asla rastlanmadı. Ama bu yüzden kitapların bütünüyle hatalı olduklarından kuşkulanıldı mı hiç? Kimse yapmadı bunu; özellikle de söylenen açıksa ve yazarın zihni aydınlık biçimde kavranıyorsa…

Burada, Eski Antlaşma kitaplarının tarihine ilişkin olarak göstermek istediğim şeyin sonuna geldim. Şu sonuca kolayca varıyoruz: Maccabees döneminden önce, bir kutsal kitaplar bütünü yoktu. Şimdi elimizde olan kutsal kitaplar, başka birçok kitap arasından tercih edilere, ikinci tapınak dönemi Ferisiler’i tarafından seçildiler. Ferisiler böylee dua kalıplarını oluşturdular ve bunlar, salt onların kararı doğrultusunda kabul edildi. Demek ki, Kutsal Kitap’ın otoritesini kanıtlamak isteyenler, tek tek her kitabın otoritesini de ortaya koymak zorundadırlar. İçlerinden birinin tanrısal niteliğinin kanıtlanması, diğerleri açışından da aynı sonuca varılması için yeterli değildir. Yoksa, Ferisiler kurulunun, kitapların seçimi konusunda yanılmış olamayacağını kabul etmek gerekecektir. Ama kimse de böyle bir şeyi asla kanıtlayamayacaktır.

Bölüm XII

Tanrısal yasanın gerçek özgün metni; ona neden Kutsal Kitap ve Tanrı’nın sözü nedir? Son olarak da, Tanrı’nın sözünü içerdiği ölçüde elimize bozulmadan geçmiştir.

Kutsal Kitap’ı bu haliyle, Tanrı’nın gökyüzünden insanlara yolladığı bir mektup olarak görenler, kuşkusuz, şunları yaptığım için, kutsal ruha karşı günah işlediğini haykıracaklardır: Tanrı’nın sözünün hatalı, orası burası budanmış, çarpıtılmış ve tutarsız olduğunu düşünmek; ondan geriye yalnızca parçalar kaldığını söylemek; son olarak da Tanrı’nın Yahudiler’le yaptığı antlaşmanın özgün metninin kaybolduğunu savunmak… Bununla birlikte, hiç kuşkum yok ki, sorunu titizlikle incelemek isteselerdi, kaşı çıkmayı hemen keserlerdi. Çünkü akıl kadar, peygamberlerle havarilerin savları da şunu açıkça ortaya koyar: Tanrı’nın sonsuz sözü, antlaşması ve gerçek din, Tanrı tarafından insanların yüreklerine, yani zihinlerine kazınmıştır. Tanrı’nın mührünü, yani tanrısallığının görünümü olarak idesini bastığı asıl özgün metin budur.

Önceki bölümlerde, Tanrı sözüne ya da gerçek dine ve gerçek inanca aykırı veya onu zedeleyebilecek hiçbir şey bulamayacaklardır. Tersine, X. bölümün sonuna doğru gösterdiğimiz gibi, bunları doğruladığımızı göreceklerdir. Böyle olmasaydı, bu konuda susmaya karar verirdim. Hatta tüm bu zorluklardan kaçmak için, kutsal metinlerde pek derin sırların gizlendiğini gönülden kabul ederdim. Ama bu tavır, VII. Bölümün başlangıcında sözettiğim gibi, hoşgörülemeyecek hurafelere ve son derece zararlı başka sakıncalara yol açtı. Bu yüzden, sorunu ele almaktan asla kaçınamayacağımı düşündüm. Çünkü, özellikle de dinin hurafeye dayalı süslere hiç ihtiyacı yoktur. Tanrı tersine, böyle hayal ürünleriyle donandığı zamanlarda, bunlar onun parlaklığını hep yoketmişlerdir.

Kutsal Kitap ya da Tanrı’nın sözü hakkında yakışıksız bir şey söylemediğimi biliyorum. Çünkü, gerçeği en açık nedenlerle kanıtlamadan, hiçbir şey ileri sürmedim. Bu yüzden, hiç kuşku yok, dinsizce ya da dinsizlik kokan bir şey söylemediğimi de iddia edebilirim. Dini bir yük olarak gören bilgisizlerin, bu söylenenlerden cesaret alıp, günah işlemeye kalkışabileceklerini kabul ediyorum; sırf hazzın kucağına atılabilmek için, Kutsal Kitap’ın bütünüyle hatalı, değiştirilmiş, dolayısıyla da her türlü otoriteden yoksun olduğu sonucuna varabileceklerini de… böyle vakaların çözümü yoktur.

Yine de, tüm kuşkuları ortadan kaldırmak için, şunları göstermeliyim: Kutsal Kitap’a ya da konuşmayan başka her şeye, hangi nedenle kutsal ve tanrısal denilebileceğini göstermek… Sonra, Tanrı sözünün gerçek anlamda ne olduğunu ve yalnızca belli saıyda kitap tarafından içerilmediğini göstermek… Son olarak da, kurtuluş ve itaat için gerekli olan şeyi öğrettiği ölçüde, Kutsal Kitap’ın yozlaştıralamayacağını göstermek… Herkes bunlar sayesinde, Tanrı sözüne aykırı hiçbir şey söylemediğimize, dinsizliğe de yol açmadığımıza kolayca karar verebilecektir.

1- İki Antlaşma’nın kitapları, özel bir buyruk uyarınca, tek ve ayrı dönemde, yüzlerce yıl geçerli olmak üzere yazılmadılar. Bunlar, yeri geldiğinde, bazı insanlar için, dönemin gereklerine ve onların mizacına göre yazıldılar.

2- Kutsal Kitap’ı ve peygamberlerin zihniyetini anlamak bir şey, Tanrısal zihni anlamak başka bir şey. Peygamberler hakkında II. bölümde açıkladıklarımızdan çıkan sonuca göre, Tanrısal zihni anlamak, doğrudan şeyin gerçekliğini anlamaktır. VI. Bölümde gösterdiğimiz gibi, tarihi anlatılar ve mucizeler için de geçerli olan budur.

3- X. bölümde açıkladığımı gibi, Eski Antlaşma kitapları çok sayıda kitap arasından seçildi ve bir Ferisiler kurulu tarafından bir araya getirilip onaylandı. Yeni Antlaşma kitapları ise bazı dinkurullarının kararıyla kutsal kitaplar arasına sokuldu. Yine de kabul etmemiz gerekir ki, bu seçim için başvurdukları norm Tanrı sözüydü.

4- Havariler peygamber olarak değil, ama (önceki bölümde söylediğimiz gibi) dinbilgini olarak yazdılar. O sırada eğitmek istedikleri müritler için, en kolay yol olacağına karar verdikleri ders yöntemini seçtiler.

5- Son olarak, Yeni Antlaşma’da dört geçerli İncil yazarı var. Tanrı’nın dört kez, İsa’nın öyküsünü anlatmak ve onu insanlara yazılı olarak iletmek istediğine kim inanır?

Söylemek istediğim yalnızca şu: Bir sözün tanrısal diye adlandırılmasını sağlayabilecek olan tek şey, yani kitabın anlamı, yozlaşmaya uğramadan bize ulaşmıştır. Başlangıçta ona anlamını kazandıran sözcüklerin birçok değişikliğe uğradıkları varsayılsa bile… Bu, söylediğimiz gibi, Kutsal Kitap’ın tanrısallığından hiçbir şey eksiltmez. Çünkü Kutsal Kitap, başka sözcüklerle ya da başka dilde yazılmış olsaydı bile, yine aynı tanrısallığa sahip olacaktı. Dolayısıyla, bu açıdan tanrısal yasa bize hiç yozlaşmadan ulaşmıştır. Kimse bundan kuşkulanmaz.

Öyleyse, çekincesiz, şu sonuca varıyoruz: Kutsal Kitap’ın öğrettiği evrensel tanrısal yasanın tamamı elimize bozulmadan ulaştı. Ancak, iki iyi niyetle bize ulaştırıldıkları kuşkusuz olan başka hususlar da var: Örneğin, Kutsal Kitap’taki tarihi anlatılanların esası bunlardandır; çünkü herkes onları çok iyi biliyordu. Ama böyle şeylerin bozulmuş ya da bozulmamış olmasının, kurtuluş açısından hiçbir önemi olmadığını önümüzdeki bölümde açıkça göstereceğim. Yine de, daha önce söylediklerimin ve özellikle II. bölümün bunu zaten ortaya koymuş olduğunu düşünüyorum.

Comments

Couldn’t Load Comments
It looks like there was a technical problem. Try reconnecting or refreshing the page.
bottom of page