top of page
  • Rıdvan Demir

DİNLER TARİHİNİN BATILI ÖNCÜLERİ BÖLÜM 1






Yazar: Mustafa ALICI

(DİNLER TARİHİ TALEBELERİ İÇİN GENİŞ VE ÖZET BİR ÇALIŞMA)

Rıdvan DEMİR - 19 OCAK 2021

KİTAP TANITIMI


ÖNSÖZ

Dinler Tarihi (Religionswissenschaft), 19. yy.’ın ortalarından itibaren yaklaşık 150 yıllık geleneğiyle hem insanların yerel hem de evrensel dini olgularını ve fenomenlerini alabildiğine derin ve geniş konular halinde her zaman canlı gündeminde bulunduran tarihsel, Mukayeseli, hermenötik ve diğer pek çok metot ve diğer ilim dalları ile ilgilenen, teolojik değil fakat Antropolojik, kognitif değil fakat deskriptif bir disiplindir.

Dinler Tarihi isminin birinci kelimesi bu bilimin konusunu ve sahasını, ikinci kelime ise (geleneksel) metodolojisini ifade etmektedir.

Beş yıllık gayretli bir çalışmanın ürünü olan eser, (yaklaşık )1850 ila 1950 arası, 100 yıllık özel bir dönemin panoramik açıdan derinlemesine ve güzel bir özeti gibidir. Çalışma Türk Dinler Tarihçiler için – özellikle metodolojik açıdan – hazırlanmış naçizane bir akademik araştırmadır. Çalışma, metodolojik verilerin yanı sıra fenomenolojik bir bakış kazandırma gayreti ile kaleme alınmıştır.

On ana bölümde, on farklı model bilim insanına yer verilen eserde takip edilen sistematik; öncelikle ilgili her Din Bilimleri uzmanının erken dönem hayatı, ailesi ve din anlayışları, talebelik yılları ve disipline dair ilk adımlarını attığı yılların içeriğini oluşturduğu hayatı, ardından Dinler Tarihi / Din Fenomenolojisi / Dinler Bilimleri disiplinine katkısı, sonrasında hakkında yer alan değerlendirme ve eleştiriler bölümü ve son olarak ileri okumalar için Türk Dinler Tarihi araştırmacıları için oluşturulmuş bibliyografya yer almaktadır.

Önsözün son bölümünde tercüme değil telif bir eser olarak neredeyse sahasında tek denebilecek çalışmaya katkı sağlayan Türk ve yabancı akademisyenlere ve çalışma arkadaşlarına teşekkür yer almaktadır.


Rize – 2006


Toplu bakış için eserde on ayrı bölümde ele alınan, on ayrı model bilim insanının her biri aşağıda listelenmiştir:


(Önsöz: 13. – 16. Sayfalar)

1. Dinler Tarihine Kimlik Kazandıran Mitolojik, Filolojik, Tarihsel, Mukayeseci Yaklaşım:

FRIEDERICK MAXIMILLIAN MULLER (1823 - 1900) – Alman Asıllı İngiliz

(17. - 110. sayfalar)


2. Morfolojik ve Ontolojik Dinler Tarihi Penceresinden Gelişmeci Din:

CORNELIS PETRUS TIELE (1830 - 1902) – Hollandalı

(110. – 162. sayfalar)


3. Dinler Tarihi Metodolojisinde İlk Fenomenoloji Kategorisinin Ortaya Çıkışı:

PIERRE DANIEL CHANTEPIE de la SAUSSAYE (1848 - 1920) – Hollandalı

(163. – 192. sayfalar)


4. Antik Dinler Penceresinden Fenomenolojiye Bakış:

WILLIAM BREDE KRISTENSEN (1867 - 1953) – Norveç Asıllı Hollandalı

(193. – 238. sayfalar)


5. Dinler Tarihinde Din Fenomenolojisi’nin Kuruluşu:

GERARDUS van der LEEUW (1890- 1950) – Hollandalı –

(239. – 302. sayfalar)


6. Dinin Temel Kavramı Olarak Kutsallık ve Genel Vahy Bilgisi Olarak Dinler Tarihi:

NATHAN SÖDERBLOM (1866 - 1931) – İsveçli

(303. – 345. sayfalar)


7. Dinler Tarihinde Kutsal Kategorisi ve Kutsalın Bilgisi Olarak Mukayeseli Dinler Tarihi:

RUDOLF OTTO (1869-1937) – Alman

(347. – 400. sayfalar)


8. Dinin Merkezi Unsuru Olarak Dua ve Psikolojiyi Vurgulayan Dinler Tarihi:

FRIEDRICK HEILER (1892 - 1967) – Alman

(401. – 453. sayfalar)


9. Dinin Sosyal Boyutu ve Hermenötik Dinler Tarihi:

JOACHIM WACH (1898 - 1955) – Alman

(455. – 504. sayfalar)


10.Dinler Tarihinde Tarihsel Fenomenolojinin Kuruluşu:

RAFFAELE PETTAZZONI (1883 - 1959) - İtalyan

(505. – 556. sayfalar)



İndeks: (557. – 560. Sayfalar)

1.


Dinler Tarihine Kimlik Kazandıran Mitolojik, Filolojik, Tarihsel, Mukayeseci Yaklaşım:

FRIEDERICK MAXIMILLIAN MULLER (1823 - 1900) – Alman Asıllı İngiliz

(17. - 110. sayfalar)



DİNLER TARİHİNE ADANAN MODEL YAŞAM: MÜLLER’İN HAYATI

ÖZELLİĞİ: DİSİPLİNİN KURUCUSU

KÖKEN: ALMANYA

BABA: ŞAİR

ANNE: DUKA KIZI

BİLDİĞİ DİLLER: ALMANCA, İNGİLİZCE, SANSKRİTÇE

ALDIĞI EĞİTİMLER: DİL, FELSEFE, MİTOLOJİ, HİNDOLOJİ

DOKTORA ÇALIŞMASI:

MESLEĞİNİ İCRA ETTİĞİ ÜLKE(LER) : BİRLEŞİK KRALLIK (İNGİLTERE)

MESLEĞİNİ İCRA ETTİĞİ ÜNİVERSİTE(LER): OXFORD ÜNİVERSİTESİ

ÇALIŞTIĞI ÜLKE(LER): HİNDİSTAN

ÇALIŞTIĞI DİN(LER): HİNDUİZM

ÖZEL SAHASI: VEDALAR VE DİĞER HİNDU METİNLER VE ÇEVİRİLERİ

KRİTİK ÇALIŞMALARI: SACRED BOOK OF THE EAST (DOĞUNUN KUTSAL METİNLERİ) – 53 CİLT – 1879 – 1904 ARASI VE AYRICA 100’DEN FAZLA ESER (VE ÇEVİRİ)


DİNLER TARİHİNE KATKISI

a. Müller’de Doğal Din ve Türleri


1. Normaif / kural koyucu değil fakat deskriptif / somut din tanımı ve yaklaşımı

2. Mukayeseli Filoloji (metinden kopmadan ve kronolojik olarak)

3. Doğal din tanımı (her dinin saf ve yalın özü)

4. Katı tarihsel yaklaşım yanlısı

5. Kutsal ve kutsal varlığı “sonsuz” adını verdiği bir kategoride isimlendirmekte ve ele almaktadır.

6. Bu sebep ile dinsiz insan (anlayışı) yoktur. Her insanı dindar kategoride ele alır.

7. Din tanımı: Din, insanın ahlaki karakterine etki edebilecek şekilde çeşitli tezahürler altında sonsuzu algılamasıdır.

8. Dogmatik yaklaşım ile Hristiyan teolojiye hayranlık ve vurgu yapmıştır.

9. Dinler Tarihinin peşinde olduğu din, ona göre doğal dinin kendisidir ve tarihsel ele alındığında üç temel form halinde kendini gösterir:


i. Fiziksel Din: tabiat içindeki güçlere tapınma (doğal dinin en eski ve geçmiş katmanı)


ii. Antropolojik Din: atalara tapınma, ruh ağırlıklı inançlar, cenaze ve ölüm ötesi inançlar üzerinden insanın içindeki Tanrı inancının temelleri ve Tanrı – insan ilişkisini ve insandaki doğal din fikrini Antropolojik açıdan fakat Filolojik, tarihsel mukayese metodu ile araştırma

iii. Psikolojik Din: (Teosofik – Tanrı Merkezli Hikmet / Bilgelik Bilgisi): Lengüistik, katı tarihsel ve Mukayeseli metodundan taviz vermeden kutsal kitapları inceledikten sonra ruhun ölüm sonrası yolculuğu, eskatolojik kıyamet sahnelerini, Müslüman sufilerin inançlarını ve özellikle Hristiyanlığın logos doktrinine eğilir. Teosofi, onun için insan zihninin Tanrı hakkında ulaştığı en üstün bilgi olup aynı zamanda hala oldukça kapalı olan sonsuz varlık – fani varlık arasındaki en hayati köprüdür. Psikolojik din tanımı ona göre sonlu olanın sonsuza ulaşmak için duyduğu özlemi ifade eder. Hristiyanlık ve Vedanta, orijinalitesini kabul etmese de kısmen islam tasavvufu teosofiye güzel örneklerdir.


Özetle;


Doğal dinin temel unsurlarından olan din, tabiat içinde sonlu varlıkların yani fenomenlerin ardındayatan Sonsuz’u konu edinirken, Antropolojik din ise insan ruhunda sonlu veya fenomen olarak bilinenlerin ötesindeki şeyleri araştırır. Son olarak teosofi veya psikolojik din ise insan ruhunun Tanrı ile temel birliğini algılamamıza yardımcı olur.










b. Dinler Tarihinin Anlamı ve Otonomisi


Kişinin kendi inancının taşıdığı hakikat, diğer dinlerin araştırılması ve mukayese edilmesi sonrasında daha belirgin olarak gözler önüne serildiğinde o hakikat insanlık adına daha güçlü olarak parıldayacaktır. (Londra Kraliyet Enstitüsü konferansları - 1870)


1. Teolojik bir bakış açısından uzak bir Din Bilimi / Dinler Tarihi disiplinine ihtiyaç açıktır.

2. Dinlerin kutsal kitaplarının dillerini bilmeden bu sahada ilerlemenin imkansız olduğunu kendi çalışmaları ile ispatlamıştır.

3. Bu sahanın Ana konular olan teoloji, tarih ve psikoloji ile birlikte genel Antropoloji ve Etnolojiden ayrılması şarttır.

4. Katı tarihsel metot önemli ve merkezi olmakla birlikte Dinler Tarihi bir Din Felsefesi ve değildir.

5. Yine bu saha (Din Bilimi / Dinler Tarihi) bir Arkeoloji de değildir.

6. Müller, evrim teorisini insanın dil gelişimi sırasındaki çıkardığı sesler özelinde ve ayrıca genel manada da oldukça saçma bulur.

7. Her iki sahada din olgusunu incelemesine rağmen Mukayeseli Din Bilimi ile teorik teolojinin farklı sahalar olduğunu iddia eder.

8. Bu disiplin ne yapıp edip kendi özgün otonomisini kazanmalıdır.

9. Dinler Tarihi, normatif / kural koyucu teolojinin yapamadığını başararak dinlerdeki tüm farklı adlandırmaların altında, tabiat içinde tek bir Tanrı’nın ve böylece küresel bir teolojinin varlığını ispat eder ve beşer dillerinin icat ettiği tüm isimlerinin O’nu anlatmadaki yetersizliğine vurgu yapar.



c. Müller’in Disipline Kimlik Kazandıran Filolojik, Mitolojik ve Tarihsel Mukayese Yaklaşımı


i. Mukayeseyi Filoloji


1. Dil ve onun özel anlamlar yüklediği din arasında bağlar bulunduğunu savunur.

2. Dünya dilleri Dinler Tarihinin kaynakları ve delilleridir.

3. Müller dünya dilleri üzerinden bir tipoloji meydana getirerek dinlerin tipolojisini, belirlemek istemiştir.


1. Aryan dil ailesi

2. Sami dil ailesi

3. Turan dil ailesi

4. Kafkas dil ailesi

5. Yerli dil aileleri


Bu bağlamda dinler ise;

1. Semitik dinler

2. Aryan dinleri

3. Turan dinleri

4. Çin dinleri

şeklinde bir sınıflandırmaya / tasnife (taksinomi) gider.

Kısaca Müller’e göre dilleri yeterince kavrayamayanlar din araştırmalarında hata yapmaya mahkûmdurlar. Ortak dil ve kelimeler ortak inançları, ortak inançlar ortak din ailelerini oluşturur. Böylece dinlerin içinde yer alan ortak obje ve süjeler dil örgüsü ve incelikleri ile bilinebilir.

4. Böylece Dinler Tarihine katkı sağlayan Mukayeseli Filoloji 3’e ayrılır.

1. etimolojik ekol: Yakın dillerin bir dilden doğma ihtimalinin araştırılması

2. Analojik ekol: Farklı dillerdeki aynı ve farklı dillerin aynı ve eşdeğerde olmayıp, kıyaslanabilir olduğunu keşfetme

3. Psikolojik ekol: Dillerin mukayese yolu ile büyük dil aileleri olarak tanımlama ve sınıflandırma, geliştirilen uygun kurallar çerçevesinde işlevsellik kazanan yaklaşım. Böylece her şeyi güzelce ve yalınca ifade edebilme aşamasına varma. Sonuç olarak mutlak benlik / Sonsuz’un bilgisini ve mahiyetini rahatça açıklayabilme.

(Müller bu son merhalede oluşabilecek hatalara beşeri dil hastalığı yani anlatım hataları veya dil yanılsamaları demek ister. Bu hastalıktan kurtulmak için yukarıdaki Filolojik metodoloji kullanılmalıdır.)

5. Dindarlar zamanla tüm ilahların, tek bir ilahın farklı isimlerinin esas alındığı ayırt etme bilincine erişmişlerdir.

6. Ferdi ilahlara tapınma yada inanmaya henoteizm, bir ilahın ardından diğerine tapınmaya katenoteizm demektedir. Ona göre bu iki kavram sadece tek bir Tanrıya tapmak anlamına gelen monoteizm’den oldukça farklıdır. Hatta Müller, vedalardaki politeizm ile grek – roma politeizmine de ayrı bakılmasını ister.


ii. Mukayeseli Mitoloji


1. Modern anlamda ilk Mukayeseli Mitoloji deyimini kullanan 1856’da müllerdir. İlkelinsanın dini bilinç ve yapılarını daha derin idrak etmek için bunu araç olarak kabul eder.

2. Doğal din ve Dinler Tarihi araştırmalarında Mukayeseli Mitoloji son derece önemlidir. Mukayeseli Filolojisinde dillerin soy kütüğü ne ise Mukayeseli Mitolojide de mitlerin soy kütüğü o denli kritiktir.

3. Dinleri daha iyi anlayabilmek için Mitolojiden soyutlamak ve dini sadece kendi prensip ve işleyişi ile anlamak esastır.

böylece Dinler Tarihine katkı sağlayan Mukayeseli Filoloji gibi Mukayeseli Mitolojiyi de 3’e ayrılır.

1. Etimolojik Ekol: belli ilahlar ve kahramanların isim ve hikayeleri kıyaslayarak ortak bir prototipten çıktığını ispatlamaya çalışma aşaması

2. Analojik Ekol: aynı dil ailesine ait mitosları, birbirleri ile eş görmeksizin kıyaslama ve ortak yanları keşfetme (Grek Zeus ile Roma Jüpiter Tanrılarının ortak yanlarını ve benzerliklerini keşfetme)

3. Psikolojik Ekol: tüm dünya Mitolojileri üzerinden insan ırkının tarihsel psikolojisini yakalama aşaması (tüm dünya milletlerini kucaklamış olma aşaması)

Sonuç olarak dil ve Mitoloji üzerinden tüm insanlığın ortak veya benzer yanlarını keşfetme ve beşeri ilimlere veri sunma mümkün olacaktır. Mitolojik şahsiyetler ve kahramanlar, ilahlar tüm uluslarda benzer veya ortaktır ve bu en iyi Filolojik tahliller ile anlaşılabilir.



iii. Tarihsel Mukayese Metodu


1. Mukayese tüm disiplinler için hayati bir öneme sahiptir. Zira mukayese ile en geniş, en derin ve en yüksek fikir ve sonuçlara ulaşabiliriz.

2. Tarihsel mukayese işinde öncelikle bir dinin radikal yani asli unsurlarına yönelmeli, “ bir bütün” olarak bu asli unsurlar ele alınmalıdır. Tam bu noktada o, bütünlükten kaçınıp, aşırı uzmanlaşma hatasına düşülmemesi konusunda uyarıda bulunur.

Mukayeseli Dinler Tarihi bir gün ispatlayacaktır ki dinlerin ortak yanları farklarından çok daha fazladır. Bu disiplin dinlerin birlikteliği tezahür edecektir.

3. Mukayeseli bu bilim, her dinin tarihsel süreçte deforme olduğunu çoktan ispatlamıştır. Tarih tünelinde geriye doğru gidildikçe dini olgular daha saflaşacak ve asli hüviyetini bizlere gösterecektir.

4. Tarihsel Mukayeseli metot, dinlerin üzerindeki katmanları kaldırarak, Tanrı inancını, ruhun ölümsüzlüğünü ve son gün yargılamasını – herhangi özgün bir vahyin ışığı olmadan saf ve rasyonel bir yol olan bilimsel çalışmalar ile de ispatlanabilecektir.

5. Mukayese metodu bize tarih sahasının aynı zamanda vayhin hareket ve eğitim sahası olarak işlediğini göstermektedir. (örnek Upanişadlardaki Tanrı atman ve brahmana nasıl dönüştükleri bu metot ile rahatça kavranabilir.)

6. Bu metodu önemseyerek: insan ırkı dil ile dil gelişimi de kutsalı ifade bağlamında gelişmesini sürekli devam ettirebilmektedir.

7. Bütün bunlar tarihin kabuğudur. Gerçek öz ise dinler ve özleridir yani Tanrı ve gerçek bilgisi, ona ulaştıran sevgi yollardır. Bu bağlamda gerçek tarih Mukayeseli din tarihidir. Bir diğer ifade ile, Dinler Tarihi olmasaydı tarih sadece profan /din dışı bir hüviyet kazanacaktı.

8. Mukayeseli tarh metodu tüm dinlerde az veya çok bir hakikat tanesi bulunduğunu ispatlamıştır.

9. Dinler Tarihi, özellikle Mukayeseli tarihsel metoduyla bir dinin anlamını ortaya çıkarmada temel dayanak noktasıdır. Antik dinlerin izini sürmek bir anlamda insan ırkının ilahi / kutsal olanla ilişkisini bizlere göstermek demektir.

10.İster antik ister modern olsun dinlerin tasnifi ancak tarihsel mukayese metoduyla mümkündür.

11.Müller aynı zamanda normatif / kural koyucu - ilahiyatçı dini çevreler için de Mukayeseli Dinler Tarihi metodunun çok işe yarayacağı, özellikle Hristiyanlığa yeni bir soluk alabileceğini hatta erken dönem kilise babalarının da bu metoda başvurduklarını hatırlatmaktadır. (mukayeseden korkan zayıf imanlıdır).

12.Tarihsel Mukayeseli metodu benimseyen araştırmacı, dinin özünü ve ruhunu, hangi temellere sahip olduğunu, dinin tarihsel gelişimi içinde hangi kanunları takip ettiğini kavramaya çalışmalıdır. (müller bu yaklaşım ile Hristiyanlığın mükemmelliğini ve dolayısıyla insanlığın tüm hastalıklarına deva olacağından dogmatik bakış açısı ile emindi).

13.Mukayeseli metotta en kritik başlıklardan biri de daha nitelikli sonuçlar almak için dinlerin kutsal kitaplarına yönelmek ve onları kıyas etmektir. Müllere göre tüm insanlığın geçmişten günümüze kutsal kitapları 325 cilttir ve kitaplı / kitapsız tüm dinlerin Filolojik açıdan en iyi mukayese şekli metinlere dayalı olarak yapılanlardır.

14.Daha nitelikli hatta uzak bilgiler bile mukayese ile daha yakın bilgilere dönüşebilir ve bu anlama kalitemizi yükseltir. Filoloji ağırlıklı mukayese metodu son derece önemlidir. Tam bu noktada Müller, Goethe’nin “bir dili bilen hiç birini bilmez” ifadesinden esinlenerek “bir dini bilen hiç birini bilmez” söylemi ile taşı gediğine koyar. İman melekesini kavramak için mukayese şarttır.

15.Tarihsel Mukayeseli metot, dünyadaki kutsal metinleri merkeze koyan ve tüm dünya dinlerini ve teolojilerini kucaklayan yeni bir insanlık dini düşler. Tüm dinlerin örtülü veya açık bir şekilde vurguladığı bu din; tüm insanlığın bir ilaha verdiği beşer isimlerinin ötesinde, tek Tanrılı, doğal ve evrensel dini olacaktır. Bu yeni dinin temeli batının teizm anlayışı çizgisindedir. Bir diğer ifade ile Euro-centric / Avrupa merkezli bu din yani Hristiyanlık temelli bir ima söz konusudur.



Müller’e Yönelik Değerlendirmeler ve Eleştiriler

Müllerin geliştirdiği ve üzerinde durarak aynı zamanda uyguladığı ve hatta disipline adını veren Mukayeseli metot son derece önemlidir. Ayrıca kutsal metinlerin çeviri ve edisyonu (doğu klasikleri bağlamında) son derece değerlidir.


Metodolojiler;

sırasıyla,


Mukayeseli Filoloji

Mukayeseli Mitoloji

özgün tarihsel Mukayeseli yaklaşım









Hakkında Yapılan Değerlendirme ve Eleştiriler

1. İdeolojik / dogmatik yaklaşımına yönelik eleştiriler:


İngiliz sömürge imparatorluğu’nun “ sadık bir akademik hizmetkârı ” oluşunu açıkça itiraf etmesi.

Rig-veda’nın çeviri sponsorunun Hindistanı işgal eden ve sömüren Doğu Hindistan Şirketi (East India Company) oluşu

Kraliçe Victoria döneminde sürekli siyasi destek görmesi

İngiliz İdeolojisine hizmet eden akademik bir ajan olma imalarına muhatap oluşu

Hristiyanlığı önceleyen ve üstünleyen bir bakış açısıyla, normatif / kural koyucu ve teolojik / dogmatik bakış açısına sahip oluşu.

Kibirli bir “hakimiyet” anlayışı içeren klasik batılı bakış

Ölümünden ancak birkaç ay önce İngilizlerin sömürgelerinden yavaş yavaş çekilmesi gerektiğini söyleyebilme cesaretini kendinde bulabilmesi

Misyonerliğe hizmet ettiği iddiası


2. Etkisinden kurtulamadığı bazı akımlar vardır:

Alman idealizminden derince etkilenmiştir. (Zaten Almandır)

Kant’ın rasyonel felsefesinden etkilendiği ileri sürülmektedir.

Hegel’den ciddi derecede etkilenmiştir.

Hristiyanlık ile Darwinizm’in bir dengeye kavuşması için gereğinden fazla çaba harcamış ve bu da Darwinizm’in etkisi altında kaldığı gerçeğini gözler önüne sermiştir.



3. Antropolijik görüşlerine yönelik eleştiriler:


“ Sıcacık koltuğunda yazan ” masa başı Hindoloğu / Dinler Tarihi

Dindar bir Hristiyan olarak kendini tanıtmasına rağmen aslında kendisi şüpheci bir agnostiktir. (Taylor)

Doğuyu tanımlarken fazlaca batılı kavram kullanmıştır.

Dinin özüne gereğinden fazla vurgu yapmıştır.


4. Dönemin İngiliz fakat Katolik Kilisesi’ni görüşleri ile rahatsız etmesine yönelik eleştiriler:

Doğal din görüşü Tanrıyı mesih ile eşleştirme yerine O’nu tabiata indirgemiştir. Kendisi Church of England / Anglikan Kilisesine bağlıydı. Kendisi: bu eleştirilerden rahatsız olmaz ve Tanrının kendisini hem tabiatta hem de insanın ruhunda / içinde farklı şekillerde vahyettiğine inandığını söylerdi.


5. Dar çerçeveli Mukayeseli Mitolojik yaklaşıma sahip olmakla eleştirilmesi

Öncelikle dil merkezli teorisi, ilahları isimlere indirgemesi, isimleri analiz ederek mitleri açıklaması, politeizmi bir doğa kültü görmesi vs. böylece dinin kaynağının coşku olduğu görüşü yine dil merkezli görüşü tarafından yıkılmış görülmüştür.


Din dışı alanda gördüğü Mitolojiyi, Filoloji ile sınırlaması. (en büyük eleştirilerden biri)

Mitoloji –dil – din ilişkisi disipline olan ilgiyi artırmıştır fakat eksik ve göz ardı edilen mitoslar ve detayları söz konusudur.


6. Mukayeseli Filolojiye yönelik eleştiriler:

İlkel insanı dile çok hakim ve modern çağda yaşayan bir bilim insanının dil seviyesine sahipmiş gibi hayal etmesi. Halbuki yazı çok daha sonra icat edilmiştir. Halbuki yazıdan önce de din vardı.

Filolojik yaklaşım üzerinden Hinduizm hakkında edindiği sonuçları tüm dinlere uygulama ile büyük bir hata yapmıştır. Böylece Filolojik yaklaşım yanlış değilse de yetersizdi.


7. Başta güneş mitosu olmak üzere natüralist görüşleri yıkılmıştır. (Lang)




Sonuç


Kraliçe Victoria döneminde 2 ekol yarış halindeydi:


1. Antropolojik Ekol (Taylor, Lang, Spencer)

2. Tarihsel Ekol (başını Müller’in çektiği)


Müller;


1. Yeni bir bilim olarak Dinler Tarihinden ve normatif ve teolojik olmayan bir disiplinden ilk kez bahseden kişidir.

Tarihsel mukayese metodunu disiplinin kendi resmi isminde koruma gayreti

Din dili, semboller, duyulara dayalı tecrübe, Mitoloji, kronolojik süreç, kutsal metinler üzerinden kıyas ve ilerlemeye kuvvetli vurgular yapması

Antropolojik bilimlerle kol kola ilerleme (günümüzde hala)


2. Tarihsel, tenkitsel / eleştirel bir dünya dinleri bilimi öne çıkmalıdır.

3. İbadetin ana objesi Sonsuz Varlık’tır. O da ancak kendini tabiat alemine indirger ve ancak duyular yoluyla tecrübe edilir fakat yine de duyuların ötesindedir. İşte bu sebeple bu disiplin otonomisini kazanmalı ve bağımsız olmalıdır.

4. Dinin tarihsel süreç içerisinde aldığı şeklin başlangıcı doğal dindir. İşte bu doğal din teoloji ve yargılı yaklaşımlardan, dogmalardan soyutlanmalıdır. Hiçbir din ilk kurulduğu şeklini soruyamamış, tarihsel süreçte yıpranmıştır.

5. Eksik bir bakış açısı olsa da tarihsel Mukayeseli Mitolojik yaklaşım önemsenmelidir.

6. Müller, Dinler Tarihi bir tarafta normatif-teolojik yaklaşım diğer tarafta Antropolojik ekol ve yaklaşımlarının ortasında dengeli, bilimsel ve tarafsız bir konumda görülmelidir.





2.


Morfolojik ve Ontolojik Dinler Tarihi Penceresinden Gelişmeci Din:

CORNELIS PETRUS TIELE (1830 - 1902) – Hollandalı

(110. – 162. sayfalar)



DİNİ HAYATIN ONTOLOJİK ve MORFOLOJİK ANLAMI: TIELE’NİN HAYATI

ÖZELLİĞİ: FİLOLOJİ AĞIRLIKLI MUKAYESELİ METOT, DİNİN GERÇEK TABİATI VE KAYNAĞINI BULMA PROBLEMİNE EĞİLMİŞTİR.

KÖKEN: HOLLANDA

BABA:

ANNE:

BİLDİĞİ DİLLER: AVESTA, ASURCA, SANSKRİTÇE, AKKADÇA VE KIPTİCE

ALDIĞI EĞİTİMLER: HOLLANDA METODİZMİ, HRİSTİYAN TEOLOJİ Doktorası

(ThD, Leiden Üniversitesi)

DOKTORA ÇALIŞMASI:

MESLEĞİNİ İCRA ETTİĞİ ÜLKE(LER) : HOLLANDA, BOLOGNA, DUBLİN

MESLEĞİNİ İCRA ETTİĞİ ÜNİVERSİTE(LER): LEİDEN REMONSTRANTS İLAHİYAT FAKÜLTESİ, DİT PROF., ARDINDAN LEİDEN ÜNİVERSİTESİ, HOLLANDA KRALİYET AKADEMİSİ ÜYELİĞİ

ÜZERİNDE ÇALIŞTIĞI ÜLKE(LER):

ÜZERİNDE ÇALIŞTIĞI DİN(LER): ESKİ YAKIN DOĞU DİNLERİ, MISIR VE MEZOPOTAMYA DİNLERİ

ÖZEL SAHASI: ESKİ YAKIN DOĞU DİNLERİ

KRİTİK ÇALIŞMALARI: ELEMENTS OF THE SCIENCE OF RELİGION: PART I- MORPHOLOGYCAL, (1897) ; ELEMENTS OF PART OF THE SCIENCE OF RELIGION: PART II – ONTOLOGICAL, (1899) ; OUTLINE OF THE HISTORY OF RELIGIONS – TO THE SPREAD OF UNIVERSAL RELIGIONS (1905) İngilizceye çevrilen kritik çalışmalarının bazılarıdır.






DİNLER TARİHİNE KATKISI


1. Tiele, Müller’in pek çok görüşünü beğense de disiplinin kurucusu olduğunu kabul etmez. Ona göre kurucu olma payesini daha çok hakkeden Yale Üniversitesi’nden Dwight Whitney daha fazla hakketmiştir. (Ancak genel kabul, kurucunun Müller olduğudur).

2. Tek ve ortak bir din üzerinden din olgusunu açıklamaya yönelmiştir. Dinleri tek tek değil büyük bir psikolojik fenomen üzerinden irdelemeyi ve din olgusunu keşfetmeyi benimsemiştir.

3. bir dinler tarihçi kendinden önce üretilen bilgiye ziyadesiyle vakıf olmalı, kendi kapasitesine uygun katkı sunmayı bilmeli, küçük veya büyük bir alan seçmesi ve ona yoğunlaşması, normatif değil, objektif olarak dinleri inceleyebilmelidir.

4. Tiele’ye göre Dinler Tarihi iki ana gövdeden oluşur. Morfolojik Dinler Tarihi ve ontolojik Dinler Tarihi.



Morfolojik Dinler Tarihinin Konuları:

1. Bilimin temel amaçları, teknik kavramları ve metodu

2. Din olgusunun değişebilen ve gelişebilen yönleri (gelişme safhaları, dinlerin gelişme safhaları, gelişme aşamalarına göre tipolojik tasnifleri)

3. Dindarın bu gelişme karşısındaki durumu

4. Ontolojik Dinler Tarihinin konuları: (ileride disiplinin Hollanda ekolünde ortaya çıkacak Din Fenomenolojisinin etkileyecek güçte işlemiştir.)

5. Dinin statik kalan temel yansımaları ve bileşenleri

6. İnancın meydana gelişi ve değerini

7. Felsefi açıdan dini öğretileri

8. Tanrı’ya dair kavramlarda değişmeyen temel ögeler

9. Tanrı – insan ilişkisi, ibadet, dua, kurban

10.Sosyal yapılar,

11.Dinin özü, kaynağı ve dinin manevi hayat içindeki yeri


a. Morfolojik Dinler Tarihi


1. Tiele, morfoloji derken daima değişim ve evrim içindeki süreçten kaynaklanan devamlı gelişebilen formlarla meşgul olan kısmı kasteder.

2. Dini değiştirmek veya ıslah bir dinler tarihçinin görevi değildir. Bu o dinin kurucusuna ait olabilir. Amaç sadece anlamak ve tanımlamak olmalıdır. (deskriptif yaklaşım)

3. Dinlerin kendini ifade ettiği tüm diller, bizzat o dini veya Yüce Varlığı daha iyi ve daha kolay anlamamızı sağlayan önemli araçlardır.

4. Dinler Tarihinin otonomi sahibi bir disiplin olması demek sadece kiliseden değil aynı zamanda diğer sosyal bilimlerden de ayrışması anlamına gelir.


5. Antropolojik bilimler, Filoloji ve tarih olamadan Dinler Tarihi boş ve kuru bir hipotezler ilmi olarak kalır.

6. Tiele’ye göre özellikle morfolojik din çalışmaları ve din fenomenleri bağlamında teolojiden ziyade felsefi kavramlarla çalışılması daha doğrudur. Ama bu yaklaşım tamamen genel felsefe anlamına da gelmemelidir.

7. Din hem tabiatta hem de insanın içinde olduğu için (yani enfüsi ve afaki din) sadece tabiat ilimlerinin metodolojileri ile meseleye yaklaşmak yetersizdir.

8. Eleştirel değilsem hiçbir şeyim. Tarihsel değilsem hiçbir şeyim.

9. Temel mesele ve konu tarih değil din olgusu ve dinlerin bizzat kendisidir.

10.Morfolojik açıdan, tarihsel süreç dikkate alınarak, dindarın Kutsal ile olan ilişkisi, kelimeler, eylemler ve en nihayetinde din dili bağlamında objettif olarak incelenerek ana hedef olan dinin ve din olgusunun sağlıklı bir tanımı yapılmalıdır. İşte buna morfolojik metot denir.

11.Her bir din şu 3 temel ögeyi içinde barındırır. 1. İnsanın Kutsal’a olan bağlılığı ve inancı. 2. İnsanın bir başlangıcının ve bir sonunun olduğuna inanç. 3. Kurtuluşun imkanına dair her insanın doğasında bulunan inanç. (fidyeci ve kurtuluşcu din anlayışı). Temel amaç bu çerçevede olmalıdır.

12.Her din doğumundan ölümüne kadar morfolojik bir gelişim ve değişim gösterebilir ama içinde yer alan öz/dinin özü veya din olgus ise değişmez. İşte özü anlamak için morfolojij gelişim ve değişim tarihsel metodu da kullanarak anlamaya çalışılmalıdır.

13.Dinler Tarihi dini gelişimler tarihidir. Bir antikacı veua bir antika dükkanı değildir.

14.Dinlerin tasnifi onda 2’dir: 1. tabiat dinleri ve 2. ahlaki dinler. Bu da ikiye ayrılır: vahye dayalı ve ruhani ahlaki dinler.




b. Ontolojik Dinler Tarihi


1. Tiele için ontoloji, Dinler Tarihi’nin felsefi kısmının ilk aşamasıdır. Böylece genel felsefeden ayrı ve bağımsız bir Dinler Tarihi mümkün olacaktır. Bu anlamda Dinler Tarihi, değişenler içinde hiç değişmeyen özü bulma çabasıdır.

2. Dinin değişmez unsurlarını 3 kelimede özetleyebiliriz der. 1. Mizaç, 2.kavram ve 3. duygu. Her dinin kendi dindarının anladığı bu kavramlar araştırmacı tarafından anlaşıldığında din(lerin) özüne inme ve anlama süreci kolaylaşacaktır. Tarihsel akışa dikkat ederek değişen kabukların içindeki değişmeyen özü incelemek gerekir. Bu öz Tiele’ye göre dini kavramlar ve ritüellerdir.

3. Dindeki eylemler, daima dini kelimelerden daha dinç şekilde iman tezahürleri olurlar.

4. 1. Mizaç: din daima bir mizaç ile başlar. 2. Kavramlar: başta şiirlerde kendini gösteren mizaçların kavramlara dönüşmesi. 3. Duygu: kavramlarında dini duygulara dönüşmesi. Bu duygu mizaçta kök salmadıkça, kesinlikle dini sayılmaz. Tiele, her yaşayan dinin, insan hayatı boyunca olgunlaştıracağı bir meyve taşıdığını bu meyvenin de mizaç ve kavramlarla başlayan duygularla son şeklini alan iman olduğunu belirtir.

5. İmanın ontolojik değeri bağlamında algılar, iman denen şeyi içerde uyusa da uyandırır.

6. Tipolojik Tanrı fenomenolojisi bağlamında Tiele’ye göre dinlerde ortaya çıkan sabit bazı inançlar yeni şekiller halinde varlıklarını sürdürmüş ve dinin temellerini oluşturmuşlardır.

7. Tipolojik açıdan her din incelendiğinde insanüstü, yüce bir varlık fikrini yansıtmasıdır. Kök kavram ise “güç” kavramıdır. Algı ve doğaüstü olmayan ve her dinde görülen bu yüce güce sahip olmayan ona göre ilah olamazdır. Bu güce iman ettiğini söyleyen Tiele, bunsuz bir yaşamın mümkün olamayacağını düşünür.

8. Tanrı bizim ötemizdedir. Tanrı bizim içimizdedir. Tanrı insanüstüdür. Tanrı – insan ilişkisi yakın olmalıdır.

9. Kadim dinlerin tasnifi 2 şekilde yapılmalıdır: Tanrıyı dünya ve insan üzerinde mutlak hâkim gören gelenekler ve insanı Tanrı ile ilişki içinde gören gelenekler

10. İslam’ı görmezden gelmesinin ve Hristiyanlığı son din olarak inceleyen Tiele, Hristiyan Tanrı öğretisini zirve bir konumda görür.

11. İbadet, Yüce güç ile ilişki kurma isteğinden doğmuştur. İbadetler en geniş anlamı ile dini duyguların bir işareti veya bir sembolüdür. Çok önemli kategoride görmese de ibadetler ona göre imanı zinde tutan tekrarlardır. İbadetin en temel formu da tüm dinlerde sabit ve değişmeyen bir unsur olarak duadır. Duanın daha ilkel şekli ise büyüdür.




Tiele’ye yönelik değerlendirmeler ve eleştiriler


1. Öğrencisi Saussaye, hocası Tiele’yi büyük oranda doğal gelişimler bağlamında evrim teorisinden etkilenmekle suçlar. Bununla birlikte O, disiplinin kurucu üyelerinden bir olarak, Hollanda da pek çok ilahiyat fakültesinde Dinler Tarihi derslerinin okutulmasına vesile olan biri olarak ve ayrıca tarihsel Mitolojik metotta disiplinin köşe taşlarından kabul edilmiştir.

2. Aşırı normatif bir dönemde tam olmasa da tarafsız kalabilmiş, dinleri ansiklopedik olarak ve bir bütün şeklinde ve evrimci de olsa özetleyebilmiştir.

3. Dinleri tasnifte 2 temel eleştiri almıştır. Daha sonraki dönemlerde daha yüksek ve daha alçak dinler şeklinde sınıflandırmanın ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Monoteist dinleri ahlaki değerlere sahip görüp, ilkel dinleri ve dolayısıyla ilkel insanları ahlaki erdemlerden yoksun gören ilkel insana ön yargılı bakışı.

4. Hollanda Dinler Tarihi ekolü doğrudan evrimci değilse de alman idealizminin ağır etkisi altında bir harekettir. Tiele’de bundan kendini soyutlayamamıştır.

5. Tiele, hem bir teolog hem de bir dinler tarihçidir. Fakat onun eserlerinde dünya dinleri hakkında geçerli bir bilgiye varma &/ ulaşma hedefi gözükmemektedir. Bakış açısı akademik olsa da Hristiyan teolojiye ters düşmemeye dikkat etmiştir. Bu da Dinler Tarihinin nihai amaçlarına hizmet etmeyecek bir perspektiftir.





Sonuç


1. Fenomenlere ve özlere aynı anda değinmiş, dinlerin özünü felsefi çalışmalarla ortaya koymaya çalışmış, tarihsel mukayeseci yaklaşım sergileyebilmiş belki de tarihte ilk kez neredeyse fenomenolojik yaklaşımı kullanmış bir akademisyendir.

2. Müller gibi o da dinleri her yönden incelemek için çok şevklidir. Din ve dinler farklı şeylerdir. Objektif çalışmalar ile fenomenlerin felsefi olarak incelenmesini istemiş ve gerçekleştirmiştir.

3. Dinin tarihsel boyutuyla gelişimi ve değişen kabukların / fenomenlerin incelenmesi önemlidir. Morfolojik, tarihsel ve Mukayeseli din tarihi. Bununla birlikte özü araştırmadan taviz verilmemeli.

4. Ontolojik anlamda din(lerde) değişmeyen öz ki bunlar 3 unsurdur. Mizaç, kavramlar, duygular. Tarihsel, fenomenolojik ve felsefi soruların mantıksal olarak birbirini izlemesi şarttır.

5. Bu ikili ayırım (morfolojik ve ontolojik yaklaşım) ilerde tarihsel ve fenomenolojik yaklaşım olarak ortaya çıkacak ve kendini gösterecektir. O da tıpkı Pettazzoni gibi tarihsel ve mukayeseci yaklaşım birbirlerini tamamlayan unsurlar olarak görür.


























3.



Dinler Tarihi metodolojisinde ilk fenomenoloji kategorisinin ortaya çıkışı:

PIERRE DANIEL CHANTEPIE de la SAUSSAYE (1848 - 1920) – Hollandalı

(163. – 192. sayfalar)



SAUSSAYE’NİN HAYATI

ÖZELLİĞİ: DİN FENOMENOLOJİSİNİ İLK HECELEYENLERDEN

KÖKEN: LEİDEN, HOLLANDA

BABA:

ANNE:

BİLDİĞİ DİLLER:

ALDIĞI EĞİTİMLER: ULTRECHT ÜNİVERSİTESİ (HOLLANDA) LİSANS VE DOKTORA, BONN VE TÜBİNGEN ÜNİVERSİTELERİ (ALMANYA)

DOKTORA ÇALIŞMASI:

MESLEĞİNİ İCRA ETTİĞİ ÜLKE(LER) : HOLLANDA

MESLEĞİNİ İCRA ETTİĞİ ÜNİVERSİTE(LER): LEİDEN ÜNİVERSİTESİ, TEOLOJİ FAKÜLTESİ

ÇALIŞTIĞI ÜLKE(LER):

ÇALIŞTIĞI DİN(LER):

ÖZEL SAHASI: CERMEN DİNİ (TÖTON)

KRİTİK ÇALIŞMALARI: DİNLER TARİHİ ELKİTABI I-II, 1887 – 1889 ; MANUEL OF THE SCIENCE OF RELİGIONS, 1891.


2. DİNLER TARİHİNE KATKISI


a. Dinin Kaynağı, Anlamı ve Tasnifi


1. Başlangıç kavram ve kategorilerini geliştiren bir din bilicidir. Daha sonraları bu sahada kalem oynatan akademisyenler ilk çıkış noktası olarak onun kavram ve katkılarından hareket etmeye başlamışlardır.

2. Görüşlerinden son derece etkilenen öğrencisi van der Leeuw sistematik Din Fenomenolojisini ilk kuran kişi olarak bilinmektedir. Böylece Leeuw, hocası Saussaye gibi her zaman Dinler Tarihinin ilahiyat fakültelerinde kalmasını savunmuştur.

3. Din, tüm insanlığın ortak noktasıdır ve bu sebeple ilk formunu inceleme altına almak son derece önemlidir.

4. Müller ve Tiele’nin aksine sadece Filolojik çalışmalar bize dinin kaynağı konusunda ışık tutamaz.

5. Tarih yerine Mukayeseli bir kültürün mesela Mukayeseli Antropoloji bizlere daha fazla yardımcı olabileceğine inanır.

6. Dinin kaynağı din başlığında değil felsefe başlığında tartışılırsa bu daha iyi sonuçlar verecektir.

7. Saussaye’ye göre din, beşer üstü güçlere inanç olarak, onlara ibadet etme ameliyle birleştirildiğinde çok daha doğru hatta daha mükemmel hale getirilmiş bir formdur.

8. Ona göre evrim teorisi kabul edilemezdir.

9. Uzmanlık alanlarından biri olan din ve ahlakın birbiriyle yakın ilişkili olsa da aynı kökene sahip olup olmadığının bilinemeyeceğini savunur.



Ona göre din ;


1. Teolojik bir kategoridir. Nihayetinde dinin gerçek konusu Tanrı’nın kendisidir.

2. Din; kültürün içinde ortaya çıkan ve yansıyan, kendini koruyan ve hatta kendisini genişleten ve şekillendiren bir olgudur.

3. Tüm dinlerde, farklı isimlerle de olsa canlı bir yüce / kutsal varlık vardır. Tüm akademik çalışmalar onu anlamaya yetmemektedir. Ancak yine de tüm eylemler, dua ve ibadetler O’na yöneliktir.

4. Din görülebilecek pek çok objeden oluşmaktaysa da onları tam bir şekilde tanımlamak hiç te kolay değildir. Bu sebeple mükemmel bir tasnif oldukça zordur. Belki mümkün olan tasnif dinlerin karakteristik özelliklerine göre olabilir fakat burada da temel unsur mesele bir dindeki temel bir başka dinde yan unsur olabilmektedir. Böylece dinlerin tipolojisi için felsefe de mecburen öne çıkmaktadır.

5. Ona göre bu tasnifte genelojik ve morfolojik 2 tür bulunur. Böylece genelojik tasnif / sınıflandırma daha çok tarihsel bir araştırmanın sonuçlarına uygundur. Morfolojik tasnif ise felsefi sorulara cevap veren ve bir anlamda fenomenolojik tasnif türüdür.


Ona göre dinlerin tasnifi millet ve kabilelere yani Etnolojik bir açıya sahiptir. Bu açı tarih ve Filolojiyi de reddetmez.


1. Etnolojik açıdan dinler

2. Tarihsel açıdan dinler



b. Dinler Tarihinin Anlamı ve Görevi

O, bu dönemde disiplinin ortaya çıkmasında 3 temel faktörü etkili bulmuştur:

1. 19. Yy.’ın 2. Yarısından itibaren din her zamankinden fazla felsefi bilginin temel konusu olmaya başlamıştır. Bu felsefi yaklaşım Hristiyan vahyi temelli olmamalıdır.

2. Dönemin medeniyetler tarihini anlamak için ortaya konan tarih felsefeleri, disiplinin doğuşunda son derece etkin olmuştur.

3. Kendi döneminde ortaya çıkan teknik gelişmeler, büyük keşifler ve fen, Arkeoloji, Mitoloji, Folklor, Etnografya, Milletler Psikolojisi ve Mitoloji gibi beşeri ilimlerin gelişmesi de Dinler Tarihini mecburen doğuran kritik faktörlerden biri kabul edilmelidir.

Chantepie de la Saussaye’ye göre Dinler Tarihinin ana konusu onun özü ve yansımalarıdır. Bu da doğal olarak felsefi ve tarihsel olmak üzere 2’ye ayrılır ve birbirleri ile yakın bir ilişki söz konusudur.

Her ne kadar dogmatik yaklaşımdan kendini soyutladığını söylese de pek çok çağdaşı ve meslektaşı gibi ona göre bir Hristiyan ve hata bir misyoner diğer dinleri incelediğinde Hristiyanlığın kabulü ve üstünlüğünü net bir şekilde görme ve keşfetme gerçekleşmiş olacaktır. Misyonerler de böylece görevlerini daha bir donanımlı olarak yerine getirebileceklerdir.


c. Bir kategori olarak fenomenoloji

Pek çok çağdaş din bilimci (dinler tarihçi ve din fenomenoloğu) içim kendisi fenomenoloji konusunda tarafsız kaldığı ve Dinler Tarihinden ayrı bir kategoriolarak gördüğüiçin ilk Din Fenomenolojisi kurucusu olarak kabul edilmiştir.

Ancak özgün bir içerik olmaması ve ayrıca din incelemelerini tarihten koparık Din Felsefesine yaklaşma riski sebebi ile Din Fenomenolojisinin bilimsel bir disiplin olamayacağını ve otonomisini kazanamayacağını bir eserinde bildirmiştir. Böylece onun için Din Fenomenolojisi teknik terimlerden yoksun basit bir tasnif ve tanzim bilimiydi.

Psikoloji ile yakın ilişkili fakat tarih ile felsefe arasında bir yere yerleştirme görüşüne sahiptir. Zira bu disiplinin ana gayesi dinin özü ve tezahürlerinin / fenomenlerini incelemektir.

Böylece o, genel olarak Dinler Tarihinin malzemelerini fenomenolojik, etnografik ve tarihsel açıdan ele alacaktır.




Tam bir uyumlarının olamayacağına inansa da Fenomenleri 4 gruba ayırır.

1. Dini öğretiler

2. Dini hareketler (fenomenlerin en güçlü görüldüğü alan, ritüeller yani teolojinin işaret dilleri)

3. Dini menfaatler

4. Dini duygular

Sonuç olarak Saussaye, fenomenoloji çalışmaya başlayan birinin öncelikle dinlerin tamamını kapsayacak genelleştirici söylemler kurgulamasının çok faydalı olacağını belirtir ve eserlerinde çok genel tipolojik fenomen tasnifi yapar.

Chantepie de la Saussaye’ye Yönelik Değerlendirmeler ve Eleştiriler

1. Din Fenomenolojisinin ana hatları tarafından verilmiştir ve kendisi Dinler Tarihinin kurucularındandır.

2. Din içinde fenomenler olduğunu söyleyen ilk kişidir.

3. Osmanlı inler tarihçi Ahmet Mithat efendi öz ve tecelliler bağlamında yeterince nitelikli bir Din Fenomenolojisi tanımına sahip olmadığı için Saussaye’nin eserlerinde bu karışıklığı 5 veya 6. Baskılarda giderebilmiştir.

4. Wach’a göre o, felsefeye yakın olmakla birlikte tarih ile felsefe arasında kaldığını söylemiştir.

5. Hegel’in tesirinde kalmıştır.

6. Dinler Tarihi anlayışı dini bilincin muhtevasına inememiş, dini olguları tarihsel / kronolojik düzlem içinde ele almak yerine dini inanç ve pratikleri oluşturan fenomenleri basit bir tarzda farklı kültürler arasında mukayese etmek istemiştir. Fenomenolojik eserlerini ayrı basmak istemiş ve bu eserlerinde tarih ile felsefeyi uzlaştırmak istemiş fakat bundan vazgeçmiştir. Hristiyan dindarlık ile objektif bilimsellik arasında kararsız kalmıştır.

7. Fenomenleri bir bilgi olarak yığmış ve oldukça az yorum katabilmiştir. Yine de dönemine göre objektifliğe katkıları küçümsenemezdir.

8. Fenomen tipolojilerini kabaca gruplandırabilmiştir.

Sonuç

1. Hollanda ekolünün öncülerinden kabul edilmiş, mümkün mertebe objekti,fliğini koruyabilmiş, fenomenleri sistematik tasnif ederek kendinden sonrakileri özellikle öğrencisi leeuw’ü derinden etkilemiştir.

2. Dinler Tarihinin amaçları ve sınırlarına çoğu kez sadık kalmayı başarmıştır. Her türlü dini çeşitlilik karşısında tek bir çeşit din olgusunu kabul etmek için çaba harcamıştır.

3. Onun fenomenoloji anlayışı psikolojiye önem veren, tarih ile felsefe arasında, dinleri zaman ve mekana bağlı kalarak anahatları ile sınıflandırmıştır. O, fenomenoloji derken çok ta sistematik olmayan, belli başlı dini kavramların veya dinle alakalı etnografik ve tarihsel malzemelerin toplanması ve sınıflandırmasını anlamıştır. Kendisi fenomenlerin anlaşılması, izah edilmesi ve yorumlanması gibi daha modern hermenötik konulara ulaşamasa da fenomenşlerin ardında bir fikir, anlam yada hisler olduğunu görebilmeyi başarmıştır. Çağdaş fenomenologlardan temel eksikliği ise fenomenlerin özünü anlama ve yorumlama olmuştur.

4.


Antik Dinler Penceresinden Fenomenolojiye Bakış:

WILLIAM BREDE KRISTENSEN (1867 - 1953) – Norveç Asıllı Hollandalı

(193. – 238. sayfalar)


ANTİK DİNLERİN PENCERESİNDEN FENOMENOLOJİYE BAKIŞ:

WILLIAM BREDE KRISTENSEN2IN HAYATI

ÖZELLİĞİ: TİELE’NİN ÖĞRENCİSİ, (PARİSTE POST DOKTORASI SIRASINDA SODERBLÖM’DAN DA DERSLER ALMIŞTIR), NORVEÇ DİNLER TARİHİNİN KURUCUSU, DİLLER ÜZERİNDEN KENDİ KİŞİSEL SEZGİSİNİ ÖNE ÇIKARARAK DİNDARIN KENDİ DİNİNİ ANLAMASINDA VE İBADETLERDE FENOMENOLOĞUN YOĞUNLAŞMASI

KÖKEN: LUTHERYEN BİR AİLE

BABA: MAHALLİ BİR KİLİSE RAHİBİ

ANNE: ÜNLÜ NORVEÇLİ DRAMATİST VE YAZAR BİR AĞABEYİN KIZ KARDEŞİ

BİLDİĞİ DİLLER: KLASİK DİLLER, MISIR DİLİ, MEZOPOTAMYA ÇİVİ YAZISI, LATİNCE, GREKÇE, İBRANİCE, FENİKECE, KIPTİCE, BABİLCE, SANSKRİTÇE VE AVESTA (ZERDÜŞTİ) DİLİ

ALDIĞI EĞİTİMLER: KRİSTİANİA (GÜNÜMÜZDE OSLO ÜNİVERSİTESİ), TEOLOJİ ARDINDAN EDEBİYAT FAKÜLTESİ, DOKTORA VE ARDINDAN AYNI ÜNİVERSİTEDE KENDİNE TAHSİS EDİLEN KÜRSÜDE HOCALIK

DOKTORA ÇALIŞMASI:

MESLEĞİNİ İCRA ETTİĞİ ÜLKE(LER) : NORVEÇ, LEİDEN - HOLLANDA, PARİS – FRANSA, LONDRA – İNGİLTERE (DOKTORA ÇALIŞMASI İÇİN BİR SÜRE), HCASI TİELE’NİN YERİNE LİEDEN – HOLLANDA DA ÖMRÜ BOYUNCA DİNLER TARİHİ HOCALIĞI.

MESLEĞİNİ İCRA ETTİĞİ ÜNİVERSİTE(LER): NORVEÇ VE HOLLANDA

ÇALIŞTIĞI ÜLKE(LER): ESKİ MISIR, YUNAN, ROMA, İRAN VE MEZOPOTAMYA

ÇALIŞTIĞI DİN(LER): ESKİ MISIR, YUNAN, ROMA, İRAN VE MEZOPOTAMYA DİNLERİ

ÖZEL SAHASI:

KRİTİK ÇALIŞMALARI: THE MEANING OF RELIGION – LECTURES IN THE PHENOMENOLOGY OF RELIGION ; LIFE OF DEATH: STUDIES IN THE RELIGIONS OF EGYPT AND ANCIENT GREECE ; HAKKINDA YAPILAN EN KRİTİK ÇALIŞMA İSE 2000 YILINDA, NORVEÇ DİNLER TARİHİNİN 100. YILI MÜNASEBETİ İLE KENDİSİNE ADANAN: MAN, MEANİNG AND MYSTERY: 100 YEARS OF HISTORY OF RELIGIONS IN NORWAY: THE HERİTAGE OF W. BREDE KRISTENSEN ADLI ÇALIŞMADIR.


DİNLER TARİHİNE KATKISI

“ Dindarın inancı ” şeklinde isimlendirdiği görüşü ile dindarın inancı, kendi dinini algılama şeklinin din bilimcisine kattığı değere ve hikmetin sadece grek dünyasında değil doğu dinlerinde de mevcut olduğuna vurgu yapmıştır.

a. Dindarın inancını merkeze alan din anlayışı


1. Bir dine ait özel konuları bir paranteze alırsak geriye tüm dinlerin ortak unsurları diyebileceğimiz ortak duygu, fikir ve pratikler kalır. Burada kritik olarak bilinmesi gereken şey tüm dinler temel pek çok dinden oluşmasıdır.

2. Kristensen’e göre “ dinler tarihçisinin şahsi tecrübesi, öteki dini tecrübeleri anlamak için temel kalkış noktasıdır.”

3. Dindarın bizzat kendisi üzerinden dinin (olguların) ve diğer dinlerin tanımı mümkündür. Böylece onun en önemli özelliği dinin gerçek tanımının yapılması için dindarına ihtiyaç duymasıdır. O, dinde mutlak doğru kavramını sorgulamakta ve sonuçta “ dindarın imanı” konusunu son derece önemsenmelidir.

4. Din ile dindarı özdeşleştirmeden dinin tanımını yapmak önem arzeder.

5. Dindarın inancı, metnin anlaşılmasında anahtar görevdedir ve bir bakıma ilmi araştırmaya değer bir konudur.

6. Bir din araştırmacısı incelediği dinin ancak fenomenlerini / tezahürlerini / gözüken ögelerini anlayabilir. Özünü anlayan sadece o dinin dindarı olabilir. Çünkü dinin kökü sonsuzluğa uzanan bir olgudur.



b. Kristensen Fenomenolojisinin Anlamı ve Amacı


Mukayeseli Din Bilimi, her tarihsel araştırmasında ortaya koyduğu yeni sonuçlar bizleri din olgusunu biraz daha iyi anlamaya yaklaştıracaktır. Bu sebeple onun fenomenoloji anlayışını şöyle maddeleyebiliriz:

1. Mukayeseli olan bu disiplin yabancı dini fikirleri anlamada vazgeçilmez bir metottur. Hakkında az bilgi sahibi olduklarımızı hakkında daha fazla bilgili olduğumuz şeyler ile mukayese ederek anlamamıza büyük katkılar sağlayabiliriz.

2. Anlaşılmaya çalışılan din hakkında dışarıdan çalışma yapan din bilgini ile o dinin dindarının görüşleri çelişirse din araştırmacısı kendi anlayışı konusunda ısrarcı olmamalı ve dindarın imanını esas almalıdır. Aksi taktirde tarihsel gerçeklerden ve bilimsel çabadan kopmuş olur. Bir başka ifade ile, müminin imanından başka bir gerçeklik aramak yanlış olacaktır.

3. Kristensen, katı tarihsel yaklaşıma karşıdır. Bununla birlikte sadece tarihsel bakarsa da dindarın imanını yine keşfedemeyebilir. Ayrıca o, toplum(ların) ortak ve genel anladığı fenomenlerin de “ ortak anlamaya” ve dolayısıyla o dinin özünü kavramaya yardımcı olacağını savunur. Herkesin “ ortak anladığı da” elbette kuvvetli bir referanstır.

4. Ona göre Dinler Tarihi ile Din Fenomenolojisi birbirinden farklıdır ve karşılıklı malzeme ve metot alışverişinde bulunabilirler / bulunmalılardır. Sistematik bir disiplin olarak Din Fenomenolojisinin tarzı karakteristik olarak dini verileri sınıflandırmak, görevi ise insanların değişmeyen dini doğalarını / mizaçlarını betimleyip anlamak olmalıdır. Buradan hareketle o, tarihsel yaklaşım ile Din Fenomenolojisini birbirinden ayırt eder.


Dinlerde değişmeyen bu temel ögeleri 3 temel grupta tasnif etmek mümkündür:

1. Dini kozmoloji (dünya)

2. Dini Antropoloji (beşer)

3. Kültler (ibadet hareketleri)

Bu grupları ele alırken Kristensen, ilah, ibadet, ruh, ritüel özgün gibi fenomenleri de kolayca anlayabildiğini söylemektedir. Bu noktada Din Fenomenolojisi, dinlerin sistematik bir ele alınış şeklidir.

5. Kristensen fenomenolojisi, dini verileri organize etmek için kullanır. Tarihsel sürece bakarak ama öncesinde dinin kuruluş aşamasının gerisine sarkarak oluşum aşamalarına da dikkat ederek bir din incelenmelidir.

6. Sınıflandırma, ardından yorumlama olmalıdır ve bu iş Din Felsefesine bırakılmalıdır. Zaten Din Fenomenolojisi teml kavramlarını Din Felsefesinden almıştır. Oysa sonraki dönemlerde bu iş Din Fenomenolojisinin aslı görevlerinden kabul edilmiştir.

7. dinde bulunan özün yorumlanmasını Din Felsefesine bırakan Kristensen dinin özünün anlaşılmasının, dinler tarihçi ve din fenomenoloğunun da ihmal etmemesi gerektiğini vurgulamıştır ilave olarak o, Dinler Tarihi ile Din Felsefesinin birlikte çalışması gerektiğini iddia eder. Bununla birlikte dinin özünün formüle edilmesi işini Din Felsefesi yapmalıdır, Dinler Tarihi veya Din Fenomenolojisi değil.

8. Dinleri yakinen çalışmayı ve anlamayı epoche denen kendi inanç, görüş ve yargılarını paranteze alarak yani bunlardan soyutlanarak bakmaya bağlı görülmelidir.

9. Tam bir anlama olmasa da empati ile diğer dinlere bakmak dinler tarihçinin yabancısı olduğu objeyi kendi kişisel tecrübesinde “ yeniden yaşatma “ çabalayacaktır.

10.Araştırmacı ötekinin dinini incelerken kendi dini tecrübesinden de yararlanmayı bilmelidir. Aksi taktirde tam kavrama gerçekleşemez. Empati, sonuçta sempatiyi bu da kendi dininde daha dindar olmayı gerekli kılar. Ruhların ötesindeki ruhu (muhtemelen kutsal ruh kastediliyor) keşfederek sezgi yoluyla aydınlığa kavuşmasıdır.

11.Yazılı kaynaklar üzerinden din fenomenlerini tipolojik benzerliklerine göre sınıflandırmak gerekir. Burada dinin asli ögesi olup olmadığına göre karar vermek, din fenomenlerine bağlı kalınarak yapılmamalı aksine dindarın ona verdiği değere göre yapılmalıdır.

12.O, Din Fenomenolojisini; tarih, tarih ve felsefe ile birlikte genel Dinler Tarihi hareket sahasında görmektedir.

13.Ona göre Din Fenomenolojisi tüm din tarihinde kalıcı öneme sahip olan fikirlerin ve etkenlerin, evrime dayanmayan fakat Mukayeseli olan genel bir bakış açısını verir. İlkelden gelişmişe doğru insanoğlu geliştiğine göre son dönem insanı kültür gibi dinde de pimamidin zirvesini oluştururlar.

14. Kristensen fenomenolojisi, dinle ilgili araştırmaları Antropolojik bir ifadeyle insanlık araştırmaları olarak görmektedir. Folklor ve etnografi ilimlerinden gelen veriler din olgusunu kavramamız için kritik bilgiler sunmaktadırlar.

15.Son olarak ona göre fenomenoloji, kutsal varlığı tam tanımlayamayacağı için kutsal ; bir insanın sui generis / nevi şahsına münhasırdır. Aksi, felsefe yapmaktır ve bu da bir dinler tarihçinin girmemesi gereken bir sahadır.


c. Bir Alem Görüşü Olarak Kristensen Fenomenolojisi


1. Her şeyden önce o, bir antik dinler tarihçisidir. Bu sebeple de o, antik dindarın kozmoloji, Antropoloji ve kültlerden oluşan dünya görüşüne rağbet edecek ve tipolojisini buna göre kuracaktır.

2. Onun Din Fenomenolojisi - özellikle fenomenleri gruplarken - Avrupa medeniyeti ve özellikle Hristiyanlık ile kadim dünyanın dünya görüşlerinden oluşmaktadır. Kadim dinlerin mensupları din ve ırk olarak farklı olsalarda birbirlerine olan benzerlikleri şaşırtıcı derecede benzerdir ve bu da birbirlerini anlamalarını kolaylaştırır. Fakat batılılar ise kadim dinleri anlamada büyük güçlüklere sahip olabilirler.

Numen: gözükmeyen

Fenomen: gözüken

Böylece o, modern ile kadim arasındaki ayırıma işaret eder.

3. Her din kendi özgün terminolojisiyle daha iyi anlaşılabilir ve kavranabilir.

4. Fenomenolojinin temel konularını tipolojisinde açıklayan Kristensen için ana başlıklar: alem hakkındaki dinlerin görüşlerini içeren dini kozmoloji, insan ile ilgili öğretileri kapsayan dini Antropoloji ve ibadet uygulamalarının tamamına kucak açan kültlerdir.



i. Kozmoloji


1. ona göre dini kozmoloji, dinlerin alemle ilgili tüm algılarını ve alemde mevcut özgün fenomenleri kuşatır.

2. O, kozmik düzenle ilgili antik dinlerin hemen hemen benzer öğretiler içerdiklerini belirtir.

3. Krstensen, dinlerdeki tabiata tapınmayı, yerdeki ve gökteki ilahların varlığını ve onlara tapınmayı bu bağlamda değerlendirir ve fenomenleri buna göre tasnif ederek geniş geniş örnekleriyle açıklar.



ii. Antropoloji


1. Kristensen, pek çok dinin ilk yaratılışa ilişkin Mitolojik teoriler, öğretiler ifade eder ve bunlar da son derece önemlidir ve çoğunlukla varlığın temeli veya özü olarak görülürler.

2. Kadim dinlere mensup insanlar, hayatın yansımalarına dair gizemi hem tabiatta hem de insanın kendinde görürler ve bu gizemi, biz modern insanların tabiatla ilgili elde ettiklerinden çok daha açık ve güçlü bir şekilde ifade ederler.

3. Kendisi, politeist dünyaya ait fenomenleri kavramamızda olabildiğine derinlik katmıştır. Kadim dünyanın ideal bilgisi, teorik veya düşünceye dayalı bir bakış değil çok pratik bir doğaya sahip bakış açısıdır.

4. Bir diğer Antropolojik mesele kadim dünyanın ilahları ile insanın benzer ve farklılıklarıdır. Çünkü ona göre totemcilik ile insaoğlu ilahi varlığa benzemeye çabalar.

5. Kadim dünyada her eylem, özellikle kurban sonsuzluk alanına bir giriştir. Bu giriş, önce kurbanın kutsallığı ile ardından Tanrıya bir benzeyiş ve yakınlaşmadır. Özellikle Yahudi-hristiyan geleneğinde insanın, Tanrı’nın suretinde yaratılmış olmasıyla somutlaştırılmıştır.

6. Ona göre kadim antroploji aynı zamanda ilah insan arasındaki farklılığına da işaret ettiği belirtilir. Antik dünyada dini mitlerde ilahlar yaygın olarak insanlaştırılmasına rağmen, insan – ilah arasındaki farklılık bilinci asla kaybolmamıştır.

7. Ona göre, sosyolojik açıdan antik dini Antropolojinin farklı cemiyet hayatı formlarını veren çeşitli kavram ve öğretiler içerdiğini belirtir. Antik insan bireysel değildir toplu yaşama anlayışı sebebi ile o sosyal hayatla ilgili bir teori veya öğreti geliştirdiğini belirtir. Böylece antik dünyada sosyal yapılar için cemiyet, mukaddes ve ilahi kökenlidir.



iii. Kült


1. Kristensen kültü; dinin objektif yönlerinden biri olarak, teorik kavramların uygulama ve ifaya dönüştürüldüğü fenomen şeklinde anlaşıldıklarını belirtir. Ona göre dinde en önemli objektif fenomenler arasında, kültlerin ifade edildiği yerler, zamanlar ve imgeler vardır.

2. Kutsallığın özünü, dinin özü olarak gördüğünden bu konuyu fenomenolojinin değil Din Felsefesinin halletmesi gerektiğine inanır.

3. Ona göre, kutsal kült eylemi olarak dua ön plandadır. Dua, tüm dinlerdeki tek ortak dini eylemdir ve insan dua ederken bir yandan Tanrı’ya yaklaşır öte yandan dinin özünü ve en saf halini yakalar. Böylece Tanrı ile mutlak bir bağımlılık kurmuştur.

4. Yeminler, lanetler, dini sınavlar, kutsal ayinler ve bilhassa Hristiyanlığın temel fenomeni olarak kurban konusuna diğer dini, kültler olarak genişçe yer verir ve bu kültleri antik dinlerdeki algılanış biçimleriyle irdeler.



Kristensen’e Yönelik Değerlendirmeler ve Eleştiriler



1. Din Fenomenolojisinin öncülerindendir.

2. Dindarın inancı o dinin daha güzel anlaşılmasına mutlaka katkı sağlamaktadır.

Hikmet / bilgelik sadece grek dünyada değil doğu sır dinlerinde de mevcuttur.

Dinlerin kutsal metinlerini tarihsel bağlamlarından ayrı olarak incelemesinden dolayı onun, kendisinden sonra tarihsel süreci ve metodu ihmal ettiği görüşü hakim olmuştur. Böylece o fenomenlerin hem tarihsel bir değişim ve gelişimin izini sürememiş hem de onların sosyal, siyasi ve sosyo-kültürel bağlamlarını anlamaya çalışmamıştır.

3. Onun görüşleri bir tür hermenötik ve evrimci teorilerin baskısı altında çalışmaktan bıkan bir dinler tarihçinin tanıklığıdır.

4. Kristensen, dindarın imanına vurgu yapmış, sempatiye önem vermiş ve sonraki dönemlerde öğrencisi leeuw gibi empatiye vurguyu artıran biri olarak tanınacaktır.

5. Bianchi’ye göre Kristensen’in Din Fenomenolojisinin şu iki anlama türünden hangisi olacağını ayırt etmek çok güç olacaktır. dini- tarihsel soruşturmanın sonucunu mu anlamak yoksa bilim adamına ait bir sezginin veya tanıklığın sonucunu mu anlamak ? hangisinin gerçekte Din Fenomenolojisi olduğunu anlamak güç gözükmektedir.

6. Sausaye de kristensen de tarihsel süreçte değişen ve fenomenleri atlayarak tarih karşıtı bir pozisyona düşmüşlerdir. Farkları ise kristensen tarihsel olmayışı daha rasyonel zeminde daha ityi geliştirmesi ve işlemesidir. Daha az bilinen daha çok bilinen ile keşfedilebilir. Böylece o, daha sistematiktir.

7. 20. Yy.’ın büyük din fenomenologlarından biridir.

8. Liberal Protestanlık ve evrim teorisinin etkisinde kalmıştır.



Sonuç


1. Kristensen; klasik dönemde disiplinin metodolojisine verdiği önemli katkılar, kadim dinlerdeki sembolik anlamlara ve ezoterik dillere yönelik üstün becerileri ile özel bir ilgiyi hakketmiştir.

2. Sonsuzluğa kök salmış bir olgu olarak din, sonsuz varlıktan bağımsız hareket eder. Din dili tamamen semboliktir ve dindarın imanı direkt ilahi gerçekliğe yönelir, gerçekliğin sembolüne doğru değil.

3. O, din araştırmaları için tarihsel, fenomenolojik ve felsefi olmak üzere 3 tür alan seçtiği söylenebilir. Dinin özleri fenomenolojik değil felsefi görmesi sebebi ile o son dönem Din Fenomenoloji anlayışından net bir şekilde farklılaşır.

4. Sahaya kaynaklar ve malzemeler bahşetmiştir. Onun anlayışında dindarın dini ön e çıktığından dindarın anladığı öz kaynakları önemlidir. Onun için dindar her zaman haklı olduğu için Mukayeseli olarak fenomenlerdeki benzerliklerden ziyade normatif ve nisbi farklılıklar daha önemlidir.

5. Din fenomenoloğunun görevi dini verilerin özü konusunda kendi bilimsel anlayışını ortaya çıkarmak değil, bu dini verilerin ait olduğu kişilerdeki anlamı ortaya çıkarmaktır. Antik dinleri anlamak için antik insanın zihin dünyasına (bakış açısına) sahip olmak gerekir. Bu anlamda çağdaş din bilimciler için Kristensen, antik dünyaya açılan bir pencere veya antik dünyanın rehberi gibidir. Böylece onun için din bir dünya görüşü, dinler ise farklı dindarların farklı alem görüşleridir.

6. Çoğunlukla modern dindarı ve onun anladığı dini görememiş, Dinler Tarihini sadece / tarihsel kadim dinler bilimi olarak algılamıştır.

7. Dogmatik bir yaklaşım ile kadim dinleri inceleyenin Hristiyan dindarlığını artıracağını, dolayısıyla dinleri bir dinsizin veya agnostiğin inceleyemeyeceğini çünkü bu kişilerin kendileri dindar olmadıkları için dinlerin özüne inemeyeceklerini savunmuştur.

8. Derin saygı, empati, sempati ve içtenlik ile dinlerdeki derin anlamlara ulaşmak ve fenomenleri kategorize ederek anlama ve yorumlama mümkündür.










5.



Dinler Tarihinde Din Fenomenolojisi’nin Kuruluşu:

GERARDUS van der LEEUW (1890- 1950) – Hollandalı

(239. – 302. sayfalar)


HAYATIN FENOMENOLOJİK ANLAMI: LEEUW’ÜN HAYATI



DOĞUM YILI VE YERİ: 1890 LAHEY / HOLLANDA

ÖLÜM YILI VE YERİ: 1950 - HOLLANDA

ÖZELLİĞİ: DİN FENOMENOLOJİSİ KURUCUSU, IAHR’NİN EŞ KURUCUSUNDAN BİRİ VE İLK BAŞKANI

KÖKEN: LEİDEN ÜNİVERSİTESİ / HOLLANDA, LİSANS VE DOKTORA

BABA:

ANNE:

BİLDİĞİ DİLLER:

ALDIĞI EĞİTİMLER:

MESLEĞİNİ İCRA ETTİĞİ ÜLKE(LER) : HOLLANDA, ALMANYA,

MESLEĞİNİ İCRA ETTİĞİ ÜNİVERSİTE(LER): GRÖNİNGEN ÜNİVERSİTESİ

ÇALIŞTIĞI ÜLKE(LER):

ÇALIŞTIĞI DİN(LER): KADİM MISIR DİNİ

ÖZEL SAHASI: KADİM MISIR DİNİ, KADİM YUNAN DİNİ, HRİSTİYANLIK – PAGANİZM KARŞILAŞTIRMALARI, KİLİSE MÜZİĞİ

KRİTİK ÇALIŞMALARI: RELİGION IN ESSENCEAND MANIFESTATION ; A STUDY IN FENOMENOLOGY (1938) ; A STUDY ON THE SERVICE OF CHILDREN WORSHIP (1939) ; SACRED AND PROFANE BEAUTY: THE HOLY IN ART (1963, 1966)





DİNLER TARİHİNE KATKISI


Mukayeseli dinler bilimi ve Din Fenomenolojisi’ne katkıları arasında din, fenomenoloji, dinlerde kurban, mistisizm, mitler, Mukayeseli Mitoloji, cennet tasvirleri, ibadet eden çocuklar, Tanrı’nın sureti, Tanrı – insan ilişkisi, ölümsüzlük ve kilise ilahileri / müzikleri sayılabilir. Ayrıca Leeuw, dinin hem sanat hem de kültür içindeki öneminin kavranması gerektiğini açıkça söyledi.


a. Üstün Gücü Merkeze Alan Dinin Tanımı ve Kaynağına Bakış


1. Leeuw’e göre din, en basit bir dille insanın “Güç” ile karşılaşmasıdır.

2. Leeuw’e göre insan, dini aklın sınırları içinde anlaşılabilir bir tecrübe olarak görür ve ona en önemli unsur olarak kavranamaz vahiy statüsüne atfederek olağanüstülük bahşeder.

3. Tüm kültürler dinidir ve tüm dinler de kültürleri oluştururlar.

4. Dindar insan(lık) / homo religious fikrini benimsemek ile birlikte ateist ve agnostiklerin de varlığını kabul eder.

5. Vahy, bir fenomen değildir ve bu yüzden de tam olarak kavranamaz ve akledilemez. Bu sebeple insanın fenomenolojik açıdan vahiyden anlayacağı tek şey sadece “onun yansımaları” olabilir.

6. Leeuw bu noktada Otto’nun “numinous” kavramına sığınmaktadır. Numenous, gizemli ve kutsal olana derin haşyet ve saygı duymak anlamlarına gelen bir terimdir. Numen / gözükmeyen kelimesini bu şekle sokarak literatüre bu kavramı armağan eden ilk olarak Otto’dur. Dinler kendi kutsalını belleklerine adeta kazımışlardır.

7. Ona göre Almanca’da heil, Sami dillerinde kodeş / kuddüs, Latince’de sanctus ve ilkellerde “tabu” diye isimlendirilen şey Kutsal Güç’tür. Tüm geleneklerde bu güçten öncelikle büyülenme ve ardından da iman söz konusudur. İstisnasız tüm dinler kurtuluş merkezlidir ve aslında amaçlanan kesinlikle bu dünya değildir.

8. Fenomeni oluşturan şey vahyin kendisi değil fakat insan doğasındaki yapılandırma ve anlamlandırma gücüdür. Din her boyutuyla, insanın sıradan ve basit olmadığı bilincini bahşeder.

9. Ona göre dinin özü teolojidir ve onun da en önemli başlığı Tanrıdır ve yukarıdan aşağıya doğru kavranabilir bir nitelik arz eder. Aslında Leeuw, öz / essence kelimesini kullanmaktan çekinir fakat sonraki dönem din fenomenologları sıklıkla bu terimi kullanacaklardır.

10. Ona göre ilkel din kavramı da kullanılmamalıdır. Böylece o, tarihsel ve evrimci din anlayışını reddettiğini ifade etmiş olmaktadır. Ayrıca ilkel insanın dini tecrübesine ilişkin teoriler, dinin kaynağı teoloji ve dolayısıyla beşerin teolojik varsayımı olduğu için ne yenilenebilir ne de yeniden gözlemlenebilir.

11.Leeuw’de ilk din kavramı: Doğal din, başlangıçta özgün, bölündükten sonra farklı formlara dönüşmüş, temelde ve başlangıçta ilahi bir unsurun insanoğlunda yaratılış veya bilinç şeklinde ortaya çıkmasıyla gelişmiş bir olgudur. Dinlerin çoğulculuğunun altında tek Tanrıcılık fikri yatmaktadır. Bu görüşe itiraz ise her dinin kendine özel bir din anlayışı olmasıdır. Dahası, ona göre her dindarın da din anlayışının farklı olabilmesi durumunun beraberinde saf bir din olgusunu aramanın imkansızlığı takip edecektir. Her büyük din kurucusu temelde insanlığa ait tek bir din olgusunun gerçek ıslah edicisi kimliğine bürünür.


b. Din tipolojileri


Din, dinler şeklinde gözlemlenen somut bir olgudur. Bir anlamda din, tüm dinler içinde tek ve mutlak olarak ortaya çıkar. Yani dinin tarihsel baskın formu, somut ve tek bir din olarak görülür.

Leeuw’un dinlerle ilgili tipolojisinin temel özelliklerini şöyle maddeleyebiliriz:

1. Kolektif din tipi (zamandan bağımsız ilkel kabile dinlerinin inançlarını kapsar).

2. Alçak – Yüksek din tipleri (ilkel ve modernin nispeten daha doğru kavramlar olduğunu ifade eder.)

3. Irka dayalı dinler (bir üstteki tipolojiden daha tehlikeli ve karmaşıktır.)

4. Bir takım eserleri olan dinler ve lütuf dinleri (güzel ve kabul edilebilir bir sınıflandırmadır fakat her din bu sınıflandırmaya girmeyebilir.)

5. Form karakteristikleri açısından tipolojik tasnif gene de daha çok önem kazanır.

6. Soderblöm’den alıntılayarak o, animizm, dinamizm ve bir başlatıcısı olan din tasnifi tüm dinleri kapsayıcı olarak görür. (onun bu tasnife tek eleştirisi bir başlatıcısı olan din yerine “ formu olmayan Güce ait din ” ifadesi tercih edilebilirdi.) böylece Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam bir grupta, Hint dinleri bir grupta ve Çin dinleri ile deizm ise bir grupta toplanabilir.

7. Güvenilir bir diğer tipoloji örneği olarak da dini duyguyu merkeze alan din tasnifini vermektedir. Son safha olarak Tanrı’nın kendi zatını mutlak ruh olarak vahyettiği Hristiyanlık şeklinde ifade edilebilecek tasnifdir ki bu Gothe’ye ait olan ihtiramı orijinal fenomen olarak öne çıkaran tasnifi bu kapsamda değerlendirebiliriz. Sonuçta dinlerin sınıflandırılmasında Hristiyanlığı en yüksek seviyede görerek ve göstererek benim dinim ve diğerleri sınıflandırması sonucuna ulaşmıştır.

Gene de Leeuw’a göre bu tür tipolojiler tarihsel formlar olarak mükemmel bir tasnif olamaz. Kendi dinler tipolojisinin genel karakteristiğini verdikten sonra Leeuw, tarihsel din formlarını yani yeryüzündeki dinleri “ fenomenolojik açıdan “ şöyle tipolojilere ayırıp yorumlamaktadır:


1. Uzaklık ve kaçış dinleri: bu tür kategoride o, Tanrı’yı göz ardı eden veya çok uzaklarda, semanın en ucunda veya bir kaçış olarak gören din, felsefe ve ideolojileri sıralar. Bunlar, fazileti öğütlese de Çin dinleri, hatta ateizm, şeytan ve kominizmi sıralar.

2. Mücadele dinleri: birden fazla ilah olan dinlerde yer alan daha üstün ilah mücadelesini ifade etmek için bu sınıflandırmayı açmıştır. Örnek olarak o, kadim mısır dinini ve daha açık bir düalizm içeren Zerdüştlüğü örnek verir. Bu tür dinlerde Tanrılar arası mücadele söz konusudur. Tıpkı hayat gibi.

3. Sükûnet dinleri: mistisizm. Bu tür dinlerin tarihsel ve somut bir formu yoktur. Ancak dinlerin içinde bulunuyor olabilirler. Mutlak güç karşısında büyülenenler ondan kaçmak isteyip sakin ve dingin bir hayat özlemi çekerler. Sevgi ismiyle isimlendirilen Tanrı’da birleşmeye duyulan arzunun kendisidir. Böylece o, Hristiyanlığa da ima da bulunmaktadır.

4. Leeuw’a göre huzurdan yoksun ve sürekli bir huzursuzluk içinde bulunan bir dizi din formları da vardır. Bu tür dinlerde ne tam bir ihtilaf ne de tam bir sükûnet vardır. İlah, kendine inananları da tam bir sükunet içinde bırakmaz ve sürekli huzursuz bir gerilim ortamında ilişki kurar. Yahudilik başta olmak üzere diğer iki Sami din olan Hristiyanlık ve İslam da ona göre böyledir.

5. Leeuw’e göre bütün dinlerin temelde senkretik, nakledici ve misyoner karakterli olduklarını açıklar. Mısır ve Grek dinleri gibi. Bu iki gelenek te küçük, mahalli dinlerden çıkmıştır. Her din kendi öz tarihine ve bir dereceye kadar özgün senkretizmine sahiptir. Bu dönemi, bir bütün olarak tüm kurumlarıyla tamamladığı en zirve devri takip eder. Hristiyanlık, kendisini oluşturmak için İsrail ve Grek mirasına sahipken, İslam ise Yahudilik, Hristiyanlık ve cahiliye dönemi inanç ve adetlerini kendi içinde eriterek eşsiz ve yeni bir forma ulaşmıştır. Böylece hayat dinamik olduğu için istisnasız tüm dinler de dinamiktir ve değişime / reforma açıktır ve hep açık kalacaktır. En nihayetinde ona göre, Budizm, Brahmanizm’in reforme edilmiş şekli iken, İslam, cahiliye döneminin animizminin, zerdüştlük, İran animizminin, Grek dini küçük mahalli kültlerin, Hristiyanlık ise Yahudiliğin, en nihayetinde Yahudilikte Kenan animizminin reforme edilmiş halidir.

6. Silsile veya form sahibi din başlığı altında Leeuw, dinler arasındaki gelişmeleri izlemeye devam eder.

7. Sonsuzluk ve züht adını verdiği tipolojide ise o, Hint dinlerini ele alır ve Hint dinlerinin forma yani maddeye duyulan özlemi dindirmiş olduğunu ve maddeye karşı zaferin kazanıldığı şeklinde bir anlayışa sahiptir.

8. Hiçlik / nihilizm ve şefkat dini tipolojisine örnek ona göre Budizm’dir. Budizm’in dindarı başta iradesi olmak üzere yokluğa doğru bir yolculuğa çıkmıştır.

9. İsrail dini irade ve itaat dini tipolojisine sokulmaktadır. Çünkü ona göre Yahve; helak edici, öfkesi dinmeyen, tehlikeli, helak edişiyle neşe bulan, fesada uğratan bir niteliğe sahiptir.

10.Ona göre sondan bir önceki din olarak İslam, azamet ve alçakgönüllülük içeren din tipolojisi içinde yer alır ve bu başlıkta incelenmelidir. Mesele İslam’a gelince ana kaynaklarını kullanmayı unutan Leeuw, besmele ve ihlas suresinin çevirisini analiz ederek bu dinin azamet ve alçak gönüllü bir karaktere sahip olduğunu, geliştiği dönemde Yahudilik ve Hristiyanlığın güçlü tesiri altında geliştiğini, ama yine de büyük, özgün ve güçlü bir ruhani yapıya kavuşabildiğini ifade eder. Yine ona göre, İslam Tanrı krallığına duyulan güçlü bir ihtiyaç sebebi ile nispeten duygu ve düşünce itibarı ile zayıftır (!). ayrıca İslam’ı inceleyen bitri görecektir ki çok güçlü bir teslimiyet ve boyun eğiş dikkat çekici boyutlardadır.

11.En nihayetinde ön hazırlığını yaptığı tüm tipolojilerin ardından, tabiri caiz ise fırsat oluşturan ve ya fırsat yakalayan Leeuw, son dinin İslam değil sevgi tipolojisine giren Hristiyanlık olduğunu iddia eder. Ona göre tüm tarihsel din formlarının nihai şeklinin karşılığı İncillerdir. Son kararı teolojinin vermesi gerektiğini söylese de o, tavrını dinlerin en gelişmiş ve son şekli olduğuna inandığı Hristiyanlık oluşturmaktadır. Yüce gücün hareket noktası sevgidir ve kulları da ona bu ilahi sevginin karşılığı olarak karşı sevgi duymaktadır.


c. Tarihi Dışlayıcı Leeuw Fenomenolojisinin Mahiyeti


1. Din Fenomenolojisini ilk kullanan Saussaye olsa da iyi sistematize edilmiş fakat tarih dışlayıcı Din Fenomenolojisi, kendinden önceki amprik / deneysel ve aşırı tasnifçi fenomenolojilerden ayrışmakta ve bu alana tartışmasız pek çok katkılar sağlayanların başında yer alanlardan birisi olarak kabul edilmelidir.

2. Gelecekte daha büyük işlevler ve görevler üstleneceğine inandığı Din Fenomenolojisi, 1933’te yayımladığı kitabıyla birlikte Mukayeseli dinler teriminin yerini süratle almaya başlamıştır. Böylece genel Din Bilimi, aşkın psikoloji ve eidoloji gibi disiplini ifade için kullanılan terimler ciddi bir kesintiye uğramış ve artık pek kullanılmaz olmuştur.

3. Kendisi, fenomenolojiyi bir felsefe türü özellikle de sezgisel ve deneye dayalı olmayan bir bilim olarak ilk formüle eden kişi olmuştur. Felsefi fenomenoloji, kişinin bilince gözüken herhangi bir şeyi analiz etmek anlamına gelir.

4. Özlere ulaşabilmek için fenomenleri gözlemlerken epoche (tüm inanç ve ön yargıları hatta yargıları bir kenara alma ve öyle gözlem yapma) fikrini Husserl’den alarak vurgulamıştır.

5. Diğer disiplinlere nazaran kendini en fazla bağımsız kılması gereken disiplin Din Fenomenolojisidir. Bu mecburiyet incelediği alanın özgün oluşundan kaynaklanmaktadır.


Leeuw öncelikle bu disiplinin “ne olmadığını” açıklayarak işe koyulur:


1. Din Fenomenolojisi din hakkındaki manzumeleri inceleyen şiir edebiyatı değildir.

2. Din Fenomenolojisi din(ler) tarihi değildir. Tarih fenomenolojisi asla konuşamaz ama bir fenomenolog tarihi malzeme ile de yoluna yürüyebilir.

3. Din Fenomenolojisi Din Psikolojisi de değildir. Psikolojiyi öncelikle dindarın ferdi tecrübesi olarak gördüğüiçin önemine muazzam bir vurgu yapsa da yine de bu iki sahayı birbirinden ayırır. Bu anlamda onun için fenomenoloji teolojiye göre psikolojiye daha yakındır.

4. Din Fenomenolojisi bir Din Felsefesi de değildir. Ona göre fenomenoloji, çoğu kez felsefi sistemler için bir hazırlık sayılmaktadır.

5. Son olarak Din Fenomenoloji , teoloji de değildir.

Sonuç olarak leeuw, Din Fenomenolojinin bağımsız, otonom bir disiplin olarak din çalışmaları içindeki yerini alırken gene de daha çok fenomenolojiye yaklaşması gerektiğini söyler. Çünkümona göre fenomenolog, nesnel olmakla bağımsızlığa vurgu yaparken, dindeki öznel boyutları da ihmal etmemesi gereken bir araştırmacı olmalıdır.


Leeuw, bu noktada artık Din Fenomenolojinin “ne olduğunu” açıklamaya başlar. O, öncelikle genel fenomenolojiden aldığı teknik terimleri Din Bilimi içinde yeniden anlamlandırmaya uğraşır:


1. Ona göre, bu disiplin, alemde “görünen, ortaya çıkan, fenomenleri” araştırır ve üç tür ortaya çıkma durumunu kucaklar. Bunlar:

a. Bir şey “mevcuttur”.

b. Bu şey “görünmektedir.

c. Özellikle ortaya çıktığı için artık o şey bir “ fenomendir”.


O, tam bu safhada fenomenin “bir kişiye” görünürken üç temel safhadan bahseder:

a. Onun nispi kapalılığı / gizliliği.

b. Onun yavaş yavaş ortaya çıkışı c. Onun nispi şeffaflığı.



Yukarıdaki bu üç seviyenin hayat içindeki karşılıkları ise sırasıyla:

a. Tecrübe etmek

b. Kavramak

c. Görülen şeye şahitlik etmek


Son iki başlık ona göre sistematik açıdan fenomenolojinin işleyişini ortaya koyar.

Sonuç olarak leeuw’e göre fenomenoloji, ne bir metafizik bilimidir ne de amprik / deneysel gerçekliğin kavranmasıdır. Aksine o, sadece görülen eşya ile ilgilenir ve fenomenlerin “ardında” hiçbir gerçeklik tanımaz.


2. Leeuw, Din Fenomenolojisinin görevini şu beş aşamada açıklar:


a. Fenomenleri isimlendirerek ayırmak

b. Fenomenleri yakından ve sistematik olarak tecrübe etmek

c. Epoche / ön yargıları paranteze alarak fenomenleri objektif incelemek

d. Fenomenleri, önceki eylemleri ile bağlantılarını bularak kavramaya çalışmak

e. Nihani olarak fenomenlere anlaşılır ve kavranabilir bir şekilde şahitlik / tanıklık etmek


3. O, Din Fenomenolojisinin bir boyutunu din ile sanat, ahlak felsefesi ve bilim arasında çelişkili gözüken ilişkiyi inceleme şeklinde incelemeye girişmiştir. Din ile sanat kutsal ve güzeli betimler ve özellikle batıda bu ikili ilişki son derece derindir. Sanat ona göre kutsal ve profan olarak ikiye ayrılır ve ayrılmalıdır da.

4. Din fenomenoşojisi, fenomenler tarih içinde ortaya çıktığı sürece sadece ve basitçe onları tanım ve tasniften yada kayıttan ibaret değildir. Ona göre Din Fenomenolojisi “tecrübe boyutuyla dini hakikatin çok titizce gözlemlenmesini ve sistematik bir içgözlemi gerektiren psikolojik bir betimlemesini de kapsamalıdır.”


Bölece leeuw, fenomenleri:


1. Empati kurma ve sezgi ile bakma (sevgi gözüyle bakma)

2. Epoche / paranteze alma (yunanca kendini tutma, kararı erteleme, objektif bakma)

3. Sonunda fenomenlerin özlerini kavrama ve şahitlik yapma (öze, derin bir nüfuz etme arzusu ile bakma ve en nihayetinde ilgilenilen fenomenin özüne şahitlik etme)

şeklinde anlayacaktır. Bu yolla elde edilen öze yönelik bilgiye o, eidetik vizyon adını verir.

Böylece o, Din Fenomenolojisini işlevsel açıdan verimli kılmak için bu üç yola yoğunlaşacaktır.

Bu noktada vurgulamadan geçilemeyecek bir diğer mesele ona göre şudur: bir bilimin amacı tezahür edenleri / ortaya çıkanları / gözükenleri / fenomenleri derince anlamak olduğundan her bilim aynı zamanda bir tür hermenötik haline dönüşmelidir. Böylece onun metodolojisi, derin anlama için derin nüfuz etme arzusu ile bakma, dindarın anladığını (Kristensen’den) daha sistematik anlama ve tarihsel bakıştan soyutlanarak fenomene bakma şeklinde özetlenebilir.



Leeuw, fenomenolojik anlamanın gerçekleşmesi için bazı temel şartlar öne sürmüştür:

1. Fenoemenlerin yapısı ve onlardan elde edilen tecrübenin cins ve türlerine bağlı kalarak betimlenmesi gerekir.

2. Tekrarlanan tecrübe edişlerimizi, gözlemlediğimiz tekrarlanan fenomenlerin bir sonucu olarak anlamak gerekir.

3. Fenomenler, yapısal psikoloji ile dindarda ortaya çıkan Din Psikolojisi dikkaye alınarak incelenmeli ve anlaşılmalıdır.

4. Sonuç anlamlar, nihai gerçek(lik)ler obje ile süje arasındaki sonuç bilgiler dikkate alınmalıdır.

5. Parçaya bakarken bütünü göz önüne alarak fenomenlere yaklaşılmalıdır.

6. Amaç yapısal anlama olmakla birlikte jenetik, işlevsel anlama işinde tanımlama, farklılaştırma, bağlantıları tecrübe etme gibi bir dizi detaylı işlem anlamayı “tam ve mükemmel” hale getirecektir.

7. Tek başına anlaşılamayan fenomenleri bir bütün genelleme içine alarak daha anlaşılabilir kılmak gerekebilir. Bu genellemeler ideal tip olarak kendini açığa vurabilir. Darı anlamak için geniş alana bakmak gerekebilir.

8. Daha geniş üzerinden daha darı anlama işine o, “iletişim dairesi” veya “anlaşıla bilirlik çemberi” adını verir. Böylece birbirlerini tanımaları zor olan kültürler ve içinde yer alan araştırmacılar daha kolayca sonuçlara ulaşabilirler.

9. İnsanın çevresini anlamak ve çevresi tarafından tam anlaşılması için sadece akıl ve zihin melekeleri değil tüm psikolojik var oluşu ile anlama sürecini keşfetmelidir.

10.Dinsel anlama sıradan bir iş değildir. Tüm anlamalar eşya üzerinden gerçekleşir ve mükemmel anlamada insanlar birbirlerini ancak Tanrı’da anlayabilirler.

11. Sırlarla dolu kutsal gücü ve diğer din fenomenlerini anlamak ta da elbette bir sınır vardır. Böylece o, anlama ve gerçeklik işinin insanın sınırlarının ötesine taşacağının ziyadesiyle farkındadır.

12.Leeuw için kavramanın nihai zemini ve en önemli aracı her şeyden öte “ anlaşılacak objeye / fenomene “benliği teslim edici derin bir sevgi ile bakılmalıdır. Sevgi ile yaklaşım onun metodolojisinin en temel kavramıdır. Bu sevgi Tanrıdan gelen ilahi sevgiye bir cevap mahiyetindedir. Temeli Platoncu ve Hristiyan mistik tecrübe olan b u sevgi ile fenomenler çok daha kolay anlaşılır hale gelecektir. B sevgi sevenin sevdiğine bakmas kadar derin olmalıdır. Özellikle Hristiyan mistik tecrübelerinde görüldüğü gibi anlama süreci bir anlamda özverili aşktır. Leeuw için sevgi ile bakma, beraberinde kolayca anlamayı ve anlam vermeyi getirecektir.










Leeuw’e Yönelik Değerlendirmeler ve Eleştiriler


1. Leeuw için ilk olumlu ve olumsuz tepki hocası Kristensen’den gelmiştir.

2. Olumlu eleştirisi, Din Biliminde o, son derece önemli metodolojik katkılar sağlamış hatta o döneme kadar yazılan en mükemmel eserin sahibi olduğunu 1933 tarihli bir mektubu ile açıkça bildirmiştir.

3. Olumsuz eleştirileri ise üç başlıkta toplayarak bunları öğrencisi Leeuw’e bildiren Kristensen, özetle:

a. Aynı sonuçlara varsak ta farklı metotlar kullanmış olduklarının altını çizen Hocası Kristensen, öğrencisi Leeuw’ün kullandığı dilin akademik bir üsluptan ziyade avam dili olduğunu söylemektedir.

b. Antik dünyaya ait fenomenleri işlerken okuyucuya zevkli bir sunum yapmış olsa da fazlaca batılı düşünce kalıpları kullanmış, fenomenleri gereğinden fazla modernize ederek sunmuş, okuyucunun kafasını fazlaca karıştırarak, antik düşünce yapısını kavrayamamış ve yansıtamamış gözükmektedir.

c. Leeuw, okuyucuya fenomenleri anlasınlar siye yüzeysel anlatmış, Kristensen ise bu fenomenleri daha derin analiz ettiğinde ortaya oldukça karışık sonuçlar çıkmıştır. Çünkü hocası Kristensen için Dinler Tarihi verilerini sıradan bir okuyucuya aktarmak Einstein’ın izafiyet teorisini bir cahile anlatması kadar zor ve risklidir.


4. İtalyan dinler tarihçi pettazzoni, Kutsal Güç ile Yahve’yi karşılaştırdığında “ Din Fenomenolojisi, tipolojik kıyaslamalar yaparken bilimsel yorumlamalar yapar” görüşüne katıllır. Ancak, Din Fenomenolojisinin ana amacı pek çok fenomeni birbirinden ayrıştırarark farklılıkları ile ortaya koymak olduğu için tarihsel bağlamdan koparmak, zaman ve mekandan bağımsız olarak fenomenleri incelemek sebepleri ile leeuw’den ayrıldığını ifade etmiştir. Bir diğer ifade ile leeuw, katı tarihsel karşıtlık görüşü ahibi olarak aslında büyük bir hata yapmıştır.

5. Yapısal tipoloji ve yapısal inceleme ile disipline çok şeyler katmıştır. Dinleri tipolojik olarak başarı ile tanımlamıştır. Tarihsel dinleri tek düze ve basit değil fenomenleri üzerinden çok canlı ve renkli tanıtmayı da başarmıştır.

6. Antropoloji ile uğraşan din bilimcilere göre o, taylor’un ilkel insanların dine bakışlarını yeniden yorumlamıştır. O, ilkel insanın yani ilk din anlayışının özüne ve köküne inmek için çocuk zihninin kullanılabileceğini düşünmüştür. Böylece o, “homo religious’un” modern olmayan doğal haline dönmesini arzulamış ve hiçbir din fenomeninin, insan zihninin en ilkel formlarına atıf yapılmadan anlaşılamayacağını iddia etmiştir.

7. O, waardenburg’a göre Dinler Tarihi konusunda hocası Sauasseye’den, felsefede ise heidegger’den etkilenmiştir. ayıca o, hocası gibi Dinler Tarihinin teoloji fakültelerinde yer alması gerektiği fikrini en fazla önemseyen kişiydi. Dahası waardenburg, leeuw için Hristiyan dogmalarına meyleden tavrını eleştirerek kendisi empati kavramına vurgu yaptığı halde nesnel yaklaşımdan uzak kaldığını söylemek zorunda kalmıştır. Ayrıca o, kendi inancını ne kurgusal ne de vahye dayandırmış, sadece din bilginleri tarafından anlaşılabilecek bir gizem olarak takdim etmiştir. Yine de leeuw, kendi dönemindeki meslektaşlarından kabul görmemiştir. Özellikle karşı duran meslektaşlar, onun din fenomenlerinin tarihsel, kültürel, sosyal ve ampirik boyutlarını ihmal etmesine ve bilhassa “ anlama” konusundaki görüşlerine kesinlikle karşı durdular.

8. Leeuw, kurmuş olduğu disiplinin,” klasik Din Fenomenolojisi” olduğunu ve onun en önemli hizmetinin, Antropolojik ve felsefi fenomenolojik yaklaşımlar sunması olduğunu ileri sürmektedir.

9. Kendini öncelikle teolog olarak tanıttığı için leeuw, liberal protestan teolojilerden etkilenmiştir. Ursala king’e göre leeuw’den sonra Din Fenomenolojisi o kadar bölünmüştür ki sonunda birbirinden farklı pek çok Din Fenomenolojisinden bahsedilir olmuştur. Hatta Din Fenomenolojisi, Hollanda gibi bazı ülkeler için bir metot olmaktan çok dinlertarihinin yerine geçen bir alan olagelmiştir. 2. Dünya savaşının ardından Din Bilimlerinin otonomi kazanmasında leeuw’ün katkıları tartışmasızdır.

10.O, Tanrı denen bilinmezi tartışmasız her dinin anlamına hükmeden son terim olarak algılar. Tecrübe edilen Tanrı ile gerçek Tanrı aynı olamaz. Ayrıca o, fazlaca Husserl’den ödünç aldığı kavramları değiştirerek sık sık kullanmıştır.

11.Sharpe, leeuw’un kimlerden etkilendiğini belirlemenin zor olduğununzira geniş bir özümseme yeteneğine sahipbirisi olarak bazı fenomenleri Hristiyan teolojisi ile anlamanın zor oluşuna vurgusunu son derece haklı bulduğunu ifade eder. Sharpe’a göre Din Fenomenolojisi ile Hristiyan teolojinin gerginliği leeuw’de kendini açıkça hissettirmektedir. Bununla birlikte o, kimi zamanda bir dinin imanına sahip bir tavırla, Hristiyanlığın lehine tavırlar sergilemektedir. Sonuçta sharpe’a göre leeuw, fenomenolojisini teolojiden farklılaştıramamış, sadece ilahiyat bilgilerini malzeme olarak yığarak sonraki dinler tarihçilerine bir başvuru kaynağı bırakabilmiştir.

12.O, hem geştalt psikolojisinden hem de husserl ve heideger felsefesinden etkilenerek yabancı kavram ve düşünceleri Dinler Tarihi sahasına sokmuş ve böylece disiplini tehdit eder bir pozisyon almıştır. O, Dinler Tarihini teolojiye kurban vermiştir.

13.Eliade, Leeuw’ü Din Fenomenolojisinin temellerini atanlardan birini kabul etmiştir. Bu sahadaki ilk ansiklopedistlerden biri saydığı leeuw için kristal berraklığında kullandığı dilden de övgü ile bahsetmiştir. Ancak leeuw, tüm din fenomenlerini dinamizm, animizm ve deizme indirgediğini ayrıca tarihsel metodolojiyi ihmal etmekle büyük hatalar yaptığını söylemiştir.

14.Kristensen, dindarı anlamak için araştırmacının tam olarak ona kendisini teslim etmesini isterken, talebesi leeuw, ondan bir adım daha öne giderek, “ fenomenlere benliği teslim edici sevgi ile yaklaşmak ” kavramını geliştirmiş ve empatiyi daha pratik bir temele oturtmayı başarmıştır.

15.Leeuw, Dinler Tarihinin ana konusu olan dinleri değil, sadece onlara dair fenomenleri incelediği için olaya parça parça yaklaşabilmiş, bütüncül bakışı kaçırmış, fenomen derken dinleri değil sanki sadece bir din varmış gibi hareket etmiş, her fenomen asli olarak bağlı olduğu dinlerden koparılarak karşılaştırılmış ve sağlıklı sonuçlar elde edilememiş, her dinin tarihsel bilinci silinmiştir. Böylece o, gerçek fenomenolojiye ve özlere tam ulaşamamıştır.


Sonuç


1. Gerrdus van der Leeuw’ün genel Dinler Tarihi çalışmalarına ve Din Fenomenolojisi gibi özgün bir disiplin kazandırmadaki yeri doldurulamazdır.

2. Mukayeseli tarihsel metoda vurgu yapan Müller’in ardından disipline Din Fenomenolojisi ile katkı sağlayarak ikinci kritik kırılma safhasını oluşturmuştur.

3. O, fenomenolojik metodu Dinler Tarihinden bağımsız ve kendi yöntemini bulmuş Antropolojik bir bilim olarak görmek istiyordu.

4. Din, canlı bir organizma olarak fenomenolojik – psikolojik metot ile anlaşılabilir.

5. Empati – sempati – epoche (paranteze alma) gibi anlama araçlarını öğütlemesi sebebi ile bilim adamının şahsi psikolojisini disiplinin metodolojisine katkı sağlayabildiğini göstermek istemesi onun en göze çarpan yönlerinden biridir.

6. Onun için sübjektif tecrübe, ifade etme ve anlama eylemi gibi yavaş yavaş gözükmeyen ve gözükenin kendini ortaya çıkarma sürecini anlama sürecini işletir. Artık anlaşılan şey gizli olsun şeffaf olsun” bellidir.” Çünkü tecrübe edilmiştir. Artık ona göre fenomenleri karşılaştırmakta bir problem yoktur. Zira fenomenlerde ortak ve benzer yanlar farklılıklardan daha önemlidir. Zira bu kutsalı anlamak için daha gereklidir.

7. Obje yi kutsalla, süjeyi ise dindar ile özdeşleştirme niyetinde olan kendisi dindarın imanına vurgu yapmış, kutsallık, kutsal ve güç kavramlarına odaklanmıştır.

8. Geniş fikri yelpazesi ile Leeuw fenomenolojisi, aynı zamanda batılı modern bir insanın, farklı inançlar ve seküler dünya görüşleriyle dolu âlemde kendine yer bulma çabasına bilimsel bir katkı sağlayabilmiştir.










Comments


bottom of page