top of page
  • Rıdvan Demir

DİN FENOMENOLOJİSİNE GİRİŞ



An Introduction to Phenomenology of Religion

Yazar: GEO WIDENGREN

Çeviren: Fuat Aydın


KİTAP TANITIMI


Rıdvan DEMİR / 2011


Fenomenoloji, modern Dinler Tarihi kurucularından olan Chantepie de la Saussaye tarafından oluşturulmuş bir terim ve kavramdır. ‘Karşılaştırmalı Din’, bağımsız bir disiplin olarak geçen yüzyılın sonu ve bu yüzyılın başında gelişmeye başlamıştır. Chantepie de la Saussaye, E. Lehman’ın ardından açık bir şekilde din fenomenolojisinin ‘Karşılaştırmalı Din’den farklı olduğunu görmüştür. - Brede Kristensen hariç - Lehmann ve çağdaşları tarafından tahlil edildiği gibi din fenomenolojisini ve hem genel evrimci ön varsayımlar döneminden ve hem de teolojik ve teoloji karşıtlığında kusur görmekteydi.

Her iki kusur da G. Van der Leeuw’ün kapsamlı çalışmasında görülebilir ki o, otuzlu yaşlarında Phanomenologie der Religion isimli ders kitabı ile teoloji çevrelerine metodik ve çok kapsamlı bir etki ve hayranlık bırakmıştır. Ancak Leeuw’un görüşleri Nathan Söderblom, F. Heiler ve Rudolf Otto tarafından ciddi eleştirilere maruz kalmıştır ki bunlardan bazıları dini fenomenlerin modası geçmiş ve eskimiş fikirlerle açıklanmaya çalışılmış olması, evrimci bir yaklaşımı benimsemiş olması ve Levy Bruhl gibi kendi döneminde hipotezlerinin revaçta olmasıdır. Tüm bunlar onun kendinden önceki araştırmalardan Karşılaştırmalı Din metoduna açık bir bağımlılığını ifade eder. Onun görüşlerinde ve çalışmalarındaki kusur teolojik ön kabullerinden açıkça etkilenmesindendir.


Bu kusurlarına rağmen biri Leeuw’e hakkını teslim etmelidir. Yazarın harcadığı çaba sahaya öncülük etmiştir ve yazdıkları büyük bir meziyete sahiptir. Bugün dahi onun kitabı okunduğunda istifade edilebilir özelliklere sahiptir. Daha da ötesi van der Leeuw - her ne kadar her zaman ortaya koyduğu ilkelerin ardında durmasa da - fenomenolojik araştırmalara iki önemli değeri ilk olarak formüle eden ve bu sahaya armağan eden kişidir.

Onun temel prensiplerinden ilki epoche’dir ki bu terim tüm yargıları askıya almak anlamına gelir. Fenomenoloji kendini dinin gerçek olup olmadığı sorunu ile meşgul olmaz. Her ne kadar epoche teriminin kullanılışından şüphe edebilsek de bir ilke olarak kendisini kabul ederiz.


Bununla birlikte, epoche prensibi onu benimseyen bilim adamları tarafından bile hünersiz bir şekilde kullanılmıştır. Leeuw’un oldukça doğru gibi gözükmeyen prensipleri üzerinde konuşmaktayız çünkü kendisi güçlü Hristiyan duyguların baskın olduğu bilimsel çalışmalarına yine kendisi izin vermiştir. Aynı gözlemi iyi bilinen Söderblom içinde geçerlidir. Onun düşündürücü makalesi olan ‘Some Remarks on the Entelecheia of Religious Phenomena’ (Dini Fenomenler Entelekyası Üzerine Bazı İncelemeler’dir. Sonuç olarak bilimsel çalışmanın sınırları tüm ön yargıların ve inançların en azından çalışma sırasında askıya alınması anlamına gelen epoche prensibi ile mümkündür.


Van der Leeuw tarafından başvurulan ikinci prensip ise eidos (eidetic vision) kavramıdır ki bu Otto’da dini fenomenlerin özü anlamına gelir. Bu, fenomenlerin özünü ve mahiyetini araştırmak olarak özetlenebilecek anlama ve metoda denir. Bu prensip aslında ‘gözüken’ fenomenin ardında veya içindeki gözükmeyen asıl özlerin keşfini sağlar. Fenomenlerin özleri bulmak için sıklıkla fenomenlerin ardını araştırmak denenmiştir. Burada fenomen hususundaki metne dikkatleri çevirmek gerekir.

Bu iki metodik prensibin kullanımı ile din fenomenolojisinin sadece küçük ve ikinci derecede önemli sorunlarını çözebiliriz. Çünkü bu prensipler uygulamada oldukça açık ve yalın kullanılabilmektedir.

Biz burada C.J. Bleeker’ın görüşlerini ima etmekteyiz. Onun makalesi metodik bir konunun analizini ele almaktadır. Tıpkı R. Pettazzoni’nin ele alması gibi. Pettazzoni önemli ve göze çarpan fenomenolojik monografileri (tek yazılarını) oldukça iyi bilinmekte olup, yazılarını ders kitabı veya monografi olarak bazı kavramların gelişim anlayışını önemsemeden çalışmalarını sürdürmüştür. Bleeker, Pattezzoni için ‘parmağını en zayıf noktaya koymuştur’ diyerek onun başarısını itiraf etmiştir. Açık bir şekilde şurası bir gerçektir ki, yakalanan büyük resim (çalışma sahası / konusu) eğer araştırılırsa dini fenomenlerin önemi büyük bir kapsam alanında açıklanabilir. Fakat şurası da unutulmamalıdır ki, resim kesin bir şekilde hareket halindedir. Değerler ve onların yargılanması döneme ve zamana göre değişiklik arz etmesine bağlı olarak dini fenomenler de statik ve dinamiktir. Bleeker’a göre bu da sürekli bir anlama çabasını gerekli kılar. Bu da metodun aslında başka problemlere yol açmasını sağlar. Biz böylece şu sonuca varırız ki, ideal fenomenolojik monograflarda temel materyal mümkün mertebe tamamlanarak sunulmalıdır fakat fenomenolojik ders kitaplarında temsili örneklerle konu daha anlaşılır kılınmalıdır da. Ayrıca seçilen bu örnekler mümkün olduğunca farklı dinlerden ve kültürel bölgelerden seçilmelidir.


Benim düşünceme göre fenomenolojik konuların ayrıntılı bir şekilde ele alınış tarzı verilmelidir. Fakat sadece dini fenomenin statik etkisi sunumunun zorluğundan nasıl kaçınılabilir? Sadece Bleeker’ın uygun bir şekilde ‘saklı resimler’ olarak isimlendirmesinden memnuniyet duyamayız. Pettazzoni, Fenomenoloji ile Dinler Tarihi arasındaki yakın ilişkiyi tartışmıştır. Eğer biz böylece onun fenomenolojik kitaplarına gidersek ki onlar bir âlim olarak yaşamı boyunca çalışarak oluşturduğu ‘peace de resistance’ gibi eserlerdir ki, bir yüce tanrıya inancı ait çok temiz ve güzel bir özetini Der allwissende Gott’ adlı Almanca kitapçıklarında bulacağız. Şimdi Pettazzoni şunu yazmıştır: Din Fenomenolojisi ve Tarihi arasındaki sağlam ilişkiyi görmek ister ki daha eski fenomenolojik monograf ve ders kitaplarını tamamen farklı bir karakter yaklaşımına cevap beklemeliyiz. O halde beklentilerimiz kesin bir şekilde hayal kırıklığıdır. Yazar, fenomenolojik ve tarihsel metotların bağlantısını sadece bir birleştirme yoluyla onaylar. Kısa bir önsözün ardından o, (burada kabul edilen kullanımından gereksiz bir sapma olarak monografi olarak adlandırılmıştır) her şeyi bilen ilahi bir fenomenolojiyi verir ve böylece bu dini fikrin tarihsel ve etnografik arka planının nazari / kuramsal bir yorumunu / açıklamasını sunar. Son olarak o, ilahi olarak her şeyi bilen bir ikonografya / imgelerin incelenmesini övgüye değer bir örneğini ekler. Mesela, sanatta ve yan sahalarında bu fikir bulunur ve monoteizmin yükselişinde bazı yansımalar sağlar. Özellikle burada enteresan olan şudur ki, metodolojik görüş noktasının fenomenolojik bir amaç için sanatı abideleştirerek kullanmak için çaba harcamak çok değerlidir. Bu geçmişte çok küçük bir kapsamda / alanda yapılmıştır. Fakat biz bu yol boyunca ilerlemeyi sürdürmek durumundayız. Pettazzoni’nin bu çabasında ben ümit verici bir çaba görüyorum. Tüm sanat ve arkeolojide Din Fenomenolojisi ve Tarihi’nin her ikisi de kullanılarak ilerlenmiştir.


Yazarın materyalinin fenomenolojik sunumu endişe verici herhangi bir haberi ifşa etmez. O, her şeyi ilahi olarak bilme konusu ile başlar. Ve burada o, herhangi bir çekince olmaksızın klasik dinden cahil insanların dinine doğru tahlilde bulunur. Bunun ardından bir sonraki bölüm neredeyse bütün fenomenoloji bilimciler gibi tıpatıp aynı şekilde ilahi bilmenin amacının tahlillerinde bulunur. Bu açık bir şekilde şuna dikkat çeker ki, ne zaman küçük konulara temas edilir yazar konunun özel görünüşünü izah etmek için geniş bir şekilde farklı dinlerin herhangi bir fenomenini karşılaştırmaktan çekinmez.


Bütün bu anlayışları çerçevesinde Pettazzoni aynı alanda, diğer çalışmalardan bir ayrılışa gitmez. Onun aydınlatıcı sözlerinde İlahi olarak bilmenin dini ve ideolojik yapısında da aynı metot vardır. Bir elde Yahve diğer elde İturu’nun pigmeleri arasındaki Tore aynı karakterin resmini ve açıklamasını gösterir fakat açıklama ve metot birdir.


Sadece üçüncü bölümde Pettazzoni, onun açıklamalarına göre başka bir metoda, tarihsel metoda geçiş yapar. O, İlahi olarak bilinen kavramda medeniyetin en eski seviyesine ulaşıncaya kadar geriye doğru bir usül izleme eğilimini açıkça deklare eder. Onun bu eğiliminin gerçekleşme yolu şudur ki her şeyden önce o, Göksel Baba’nın ikram edişi, ardından yer ana (tabiat ana) ve üçüncü olarak ta hayvanların rabbidir. Onun “tarihsel” olarak adlandırdığı kendi başına mütalaa edildiği anlamla oldukça iddiasızdır ki açıklamayı belli bir şekle sokmak için tüm dünyada kırsal bölgedeki göçebeler arasında göksel bir baba kavramı bulunur. (diğer iki ilahi figür için denk bir açıklama verilir). Fakat ne zaman ki Yahve ve Tezcatlipoca (ki o, üstüne üstelik bir bedeviye ait değildir fakat ziraat insanlarına aittir) yazar oldukça kesin gözükmeyen tezini sürdürmeyi devam ettirir. Bu, şu demek değildir ki, göçebe insanlar farklı medeniyetlere sahiptir. Arasındaki yüksek bir tanrıya olan inancın karşılaştırılmasına da karşı değilim. Henüz 1938’de yayımlanan “Hochgottglaubeim alten Iran” adlı fenomenolojik çalışmamda, Afrika kırsal göçebeleri arasındaki yüce bir tanrı anlayışı ile antik döneme ait göçebe Doğu İran kırsal kabileleri hakkında bir karşılaştırma sunmuştum. Benim ait bölümde, Afrika ve İran’da kırsal göçebe insanlara fenomenolojik bir karşılaştırmasının sınırlandırılmasını içerdiğini ifade etmiştim. Pettazzoni, bu sınırlı karşılaştırmayı tüm yeryüzüne yayacak şekilde genişletmiştir ki böylece kendisi kırsal göçebe kültürlerde yüce bir tanrı inancının tarihine ilişkin bir ipucu yakalamayı denemiştir. Böyle yaparak Pettazzoni, fenomenolojik sınırları bozmayı açıkça gerçekleştirmiştir. Böylece onun fenomenolojinin metotlara yeni katkılar sağlamış olduğunu görmek ve ne kadar zor bir mesele olduğunu anlamak gerekmektedir.


Benim zihnimde şurası çok açıktır ki, tarih ve fenomenoloji bazen üst üste biner. Fenomenin türünden bahsedildiğinde, belirli bir dinin sahip oldukları fenomene ilişkin yapıları sunmak gerekecektir ki fenomenolojik tefsir için tarihsel yaklaşım özel bir öneme sahiptir. Benim çalışmama göre gereken usulü izlemekteyim. Tıpkı şunun gibi, imana, itirafa, kutsal metinler ve dini metinler dizisinden bahsederiz fakat göze çarpan örnek vermeyi de ihmal etmeyiz. Fenomenolojinin bazen bireysel görünüşü keskin bir şekilde diğer tipik fenomen ile tipik ve karşılaştırılarak ve sınıflandırılarak belirlenir ki tek bir detay konuyu işlemek üzere tam olarak yapıdan çıkarılamaz. Ne zaman ki sahip olunan dinin tüm yapısı hakkındaki metinde belirli bir fenomen için materyali sunar bu durumda sadece belirlenen resimleri vermek mümkün değildir fakat problemin içindeki fenomenin tarihsel gelişiminin bir örneğini alır. Böylece ne zaman ki iman ve kutsal kitaplar dizininin ilerleyişinden bahsetmeyi denedim ve ardından bu fenomenin tipik fenomenolojik özelliklerini kurmayı denedim. Fakat tarihsel gelişimi karşılaştırmalı bir karakterin fenomenolojik bahsinin tamamının bir taslak çalışmasını ima eder, tıpkı bir palyaçonun elbisesi ile bir Budist rahibin elbisesini karşılaştırmayı denediğim monografimdeki gibi. Burada belirli bir temanın tarihsel gelişimi XVII. ve XVIII. yy.’larda çok eski Hint-Avrupa medeniyetinden Avrupa toplumunun zamanına kadar takip edilmiştir.

Buraya kadar dini fenomenlerin yapılarına atıfta bulundum. Bu yapılara gereken dikkati vermenin önemini Georges Dumezil ve Bleeker vurgulamışlardır. Özellikle ikincisi (Bleeker) yapıların özel problemlerine yönelik bütün makalelerini buna hasretmiştir. O, konsantrasyonunu şu dört element üzerinde yoğunlaştırmıştır: daimi şekiller, küçültülemez faktörler, kristalleşme noktaları ve modellerdir. Ben burada Bleeker’ın büyük bir liyakata sahip yapı fikrini tartışıp ele almayacağım. Yapı metodunun dışında kalan fenomenoloji için ortaya çıkan problemin ne olduğu ile ilgileneceğim. Makul olmak için belirli bir fenomen, fenomenolojik karşılaştırma yapmak için yapılar ortaya çıkarıldığında bu durumda bireysel dinin tüm yapısının sadece bir bölümüne hizmet eden gerçek öneminden bir şeyler kaybedecektir. Burada açık bir tehlike bulunmaktadır ki bir fenomenolojik araştırma yüksek bir oranda yüzeysel olan bir karşılaştırmaya öncülük edebilir ki bu kesin olarak yanlış bir öncülük olacaktır.


Ben aslında sözü şuraya getirmek isterim ki van der Leeuw’un iyi bilinen fenomenolojik çalışması materyalinin aşırı kapsamlı olması ve inter alia / bunlara ilaveten saha dışı insanlara yönelik yazıları sebebi ile çürütülmüştür. Yukarıdakilerin neredeyse tamamı büyük evrensel dinlerden model ve örnek çalışmaların yokluğu sebebi ile (bazı kapsamlı Hristiyanlık çalışmaları dışında) şunu göstermektedir ki yaşayan en büyük dinler hakkında fenomenolojik araştırmalar yapmayı istemezler ve böylece din fenomenolojine metodolojik yaklaşımlarda mutlaka bir şeyler yanlış olmalıdır. Bununla birlikte, Afrika ve Hint kabilelerinin inançlarını veya modern folklor / mitleri ağır bir şekilde kaleme almaktır. Bu bakımdan Heiler hem Hristiyan hem de Hintlere ait model örneklerin her ikisini de tırnak içine almış ve böylece övülmeyi hak etmiştir. Fenomenolojik çalışmalar için İslam’da çok az yararlanılmış olması çok üzücüdür. Biraz daha geniş bir ifade ile aslında, mit, kurban veya günahların itirafı yüksek önemli fenomenler aşırı derece zordur veya İslam’dan örnekleme yapmaya imkân tanımaz zira İslam’da bunların karşılığı bulunmamaktadır.


Son olarak, bir metodolojik prensip Brede Kristensen ve Hidding tarafından diğerleri arasında vurgulanmıştır. Âlim, inananların değerlendirmelerini her bir din için kabul etmelidir. Tıpkı Brede Kristensen doğru bir şekilde belirttiği gibi “kavramlar, ‘ilkel’ ve ‘yüksek bir şekilde gelişmiş’ şeklinde dinin şekilleri tarihsel araştırma için böylece kaçınılmazdır. Din araştırmacısı pozitif bir anlayış ile sahasına ilgilidir. Onda, mümkün olduğunca samimiyet anlayışı çerçevesinde tüm dinleri samimi bir irade ile açıklama bulunur ki özel yetenekleri olan bir kişiye de ihtiyaç yoktur. Bu bir metot sorunu değildir fakat var olan metotları kullanmak için kişisel kabiliyet gerektirir. Bu ise, bazen ele alınan problemin üzerinden sessizce geçilmesini gerekli kılar.



Comments


bottom of page