top of page
  • Rıdvan Demir

ARAPLAR VE YAHUDİLER

Güncelleme tarihi: 16 Nis 2023

İKİ İBRAHİM, İKİ MUSA, İKİ TEVRAT





Yazar: Dr. Ahmet Susa


Rıdvan DEMİR

KİTAP ÖZETİ



TEVRAT VE YAHUDİ DİNİ

1.GİRİŞ

Yahudi dini, iki kaynağa dayanır. Bunlardan birincisi Tevrat’tır. İkinci kaynak Talmud’dur.

2.Kitab-ı Mukaddes’in Ahd-i Kadim’i yani Tevrat’ı

Kitab-ı Mukaddes’in Ahd-ı Kadim veya diğer adıyla Tevrat, -İbranice “tora” “hidayet”- 39 sifirden oluşur. Üç bölüme ayrılan bu sifirlerin birinci kısmı beş sifirden ibarettir:

• Tekvin(Yaradılış) sifiri (Genesis)

• Çıkış Sifiri (Exodus)

• Levililer sifiri ( Leviticus)

• Çölde Sayım Sifiri(Numbers)

• Yasanın tekrarı Sifiri (Deyteronome)

Bu beş sifire (kitaba) “Musa’nın beş kitabı” adu verilmiştir. Yunancası Pentatihus’dur ki, bugünkü dillerin çoğuna da buradan geçmiştir. Bazen buna “Tevrat” adı da verilmektedir. Ahd-i Kadim, her bir sifirin içeriğine göre adlandırılması esasına dayanılarak düzenlenmiştir. Mesela birinci sifire “Tekvin” (Yaradılış) adı verilmiştir. Çünkü burada yaratılıştan, dünyanın başlangıcından ve özel olarak seçilmiş halktan bahsedilir. İkinci sifire “Çıkış” (Exodus) adının verilmesinin sebebi ise, kendilerine İsrail oğulları adını veren insanların Mısır’dan çıkışı, Sina dağında indirilen vahyi anlatıyor olmasıdır. Yasa hükümleri ve on emir bu sifirin yirminci babında zikredilmiştir. Üçüncüsü Levililer sifiridir. Levi oğullarının dini ayinleriyle ilgili ilgili bilgiler içerir. Dördüncüsü, sayılar sifiridir. Seçilmiş halkın istatistiki bilgilerini içerir. Onu takip eden sifire “ Yasanın Tekrarı” adı verilir. Musa şeriatının bir tür tekrarı ve mütemmimi durumundadır. Son iki sifir, Peygamber Musa’nın Şeria’nın doğu yakasında yaptığı fetihleri ve ele geçirilen toprakların torunlar ve sonraki torunlar arasında dağıtımını hikaye eder. Bu sifirler, dünyanın yaratılışından Musa peygamberin ölümüne kadar akıp giden olayları birbirine bağlayan hikaye ve yasaların karışımından oluşan bölümler halinde anlatılır.

“Nebiyim” yani peygamber denilen ikinci kısım, ilk ve sonraki peygamberlere ayrılmış iki bölümden oluşur. Birincisi Yeşu’nun Filistin’e girişinden Beyt el-Makdis’deki tapınağın yıkılışına kadar geçen zamanı ele alır. Bu sifirler şunlardır:

• Yeşu sifiri. Museviler’in Filistin’e (Şeria’nın batı yakası) girişini ve fethedilen toprakların dokuz torun arasında paylaştırılmasını anlatır.

• Hakimler sifiri. Yeşu’nun ölümünden Samuel’in doğuşuna kadar geçen sürede yaşayan hakimleri anlatır.

3-4. I.-II. Samuel sifiri. Birincisi, Samuel ve Şaul tarihini, Davud döneminin birinci

dilimini; ikincisi ise Davud yönetimini anlatır. 5-6. I-II. Krallar sifiri. Davud’un ölümünden Babil esaret günlerine kadar olan olayları anlatır.

7-8. I-II. Tarihler. İlk günlerin haberleri ve ikinci günlerin haberlerini içerir. Adem’den Kyros dönemine kadar geçen dönemdeki olayları, sülalelerle ilgili haberleri anlatır ve düzenlenmemiş belgelerden bahseder.

Geç dönem peygamberlere ayrılan ikinci kısım, 14 sifirden oluşur: Yeşaya, Yeremya, Hezekiel, Daniel, Hoşea, Yoel, Amos, Obadya, Yunus, Mika, Nahum, Habakkuk, Sefenya, Hagay, Zekeriya ve Malaki.

Üçüncü bölüm ise “Ketubim” diye adlandırılır ve on iki sifirden oluşur: Mezmurlar, Süleyman’ın Özdeyişleri, Eyub, Ezgiler Ezgisi, Rut, Hoşea, Ağıtlar, Yeremya, Ezra, Ester, Nehemya, Daniel.

Buna göre Tevrat 39 sifirden oluşmakta ve üç bölüme ayrılmaktadır: Pentatichus, Nebiyi ve Ketubim.

Yahudi dini, bir kahinler dinidir. Çünkü Tevrat’ın yorumunu bizzat onlar yaparlar. Yahudiler’le tanrı “Yahve” arasındaki irtibatı onlar sağlarlar. Şeriatı uygulayan ve Yahudi halkını ibadetler konusunda yönlendirenler de onlardır. Kahinlik Yahudiler’de babadan oğula geçiyordu ve Tevrat’a göre Levililer olan Harın’un soyuna has bir özellikti. Yahudiler’in esaretten geri dönüşünden sonraki ve özellikler İsa peygamberin yargılanmasıyla ilgili konularda Yahudi hayatının sosyo-ekonomik ve dini yaşantısında ana rolü oynayan ve Sanhedrin denilen dini merci, onların en yüksek dini kurumlarıydı.

3.Sanhedrin (Yüksek Din Konseyi)

Sanhedrin – ki bazen yanlışlıkla Sanhedrim şeklinde yazılmaktadır- Yahudiler’de en yüksek dini-ilmi konseydir. Kelime, Yunanca kökenlidir ve konsey demektir. Bu deyim, Urşelim’deki İskenderiyeli hakimler zamanında ortaya çıkmıştır. Çünkü Yahudi bölgesi, Yahudiler’in esaretten dönmelerinden sonra bir Mısırlı Ptolemeyler, bir Suriyeli Selevkiler arasında el değiştirmiş; olaylar Makkabiler ve daha sonra Romalılar’ın tarih sahnesine çıkışına kadar şekilde devam etmiştir. Sanhedrin, Miladi 70 yılında Romalılar tarafından dağıtılıncağa kadar varlığını sürdürmüştür.


3. Sanhedrin ( Yüksek Din Konseyi)

Sanhedrin – ki bazen yanlışlıkla Sanhedrin şeklinde yazılmaktadır- Yahudiler’de en yüksek dini-ilmi konseydir. Kelime, Yunanca kökenlidir ve konsey demektir. Bu deyim, Urşelim’deki İskenderiyeli hakimler zamanında ortaya çıkmıştır. Çünkü Yahudi bölgesi, Yahudiler’in esaretten dönmelerinden sonra bir Mısırlı Ptolemeyler, bir Suriyeli Selevkiler arasında el değiştirmiş; olaylar Makkabiler ve daha sonra Romalı’ların tarih sahnesine çıkışına kadar bu şekilde devam etmiştir. Sanhedrin, Miladi 70 yılında Romalılar tarafından dağıtılıncağa kadar varlığını sürdürmüştür.

Yahudi yazarlar, Sanhedrin’in varlığını en erken sürgün dönüşüne yani MÖ. VI. Yüzyıl sonlarına bağlamaya çalışmaktadırlar. Klasik Yahudi dini ise, tarihte rastlanan ilk Sanhedrin’in Musa döneminde, halkına lanetler yağdırıp, Mısır’a dönmek isteyip istemediklerini öğrenmek için yetmiş kişiyi çadırına çağırdığı sırada oluştuğunu belirtmektedir. Sanhedrin’de iki grup vardı. Birinci grup, Sadukilerdi. Bunlar, dinin temel öğretilerine sıkı sıkı bağlı olan kişilerdi; vazifeleri de halkı samimiyete ve ibadete davet etmekti. İkinci grupsa Peruşimler’di ki, vazifeleri maddi güce sahip olması için halkı çalışmaya, kazanmaya ve servet biriktirmeye davet etmekti.

Romalılar, Roma çıkarları aleyhine faaliyette bulunmamak şartıyla da Sanhedrin’e geniş çaplı sosyal ve dini yetkiler veriyorlardı. Hz. İsa’yı yargılayan ve Miladi 29 yılında asan da bu Sanhedrin olmuştur. O sıralarda Sanhedrin büyük kahinlerden, rabbi ve hahamlardan oluşan 71 kişilik bir komisyondan teşekkül ediyordu. Üyelerden 23’ünün toplanmasıyla gerekli çoğunluk sağlanmış oluyordu. Gabinius, Miladi 57 yılında Suriye’de ilk vali olarak atandığında, Yahuda (Yuda) eyaletini beş parçaya ayırdı. Her birinin başına yedi üyeli iki mahalli Sanhedrin tayin etti ve hepsini Urşelim’deki merkezi Sanhedrine bağladı.

4. Tevrat’ın tamamını kabul etmeyen Yahudiler de var

Tevrat’ın Müsa peygambre nisbet edilen ilk beş sifirden başka kısımlarını reddeden küçük bir vardır. Bunlara Samerra şehrine nisbetle Samiriler denilir. Nablus’da (eski Şekem) oturan bu insanların elinde Mesih dönemi öncesine ait olduğunu iddia ettikleri beş sifirin eski nüshası mevcuttur. Tevrat’ın diğer kısımlarını reddeden bu cemaat, günümüzde dahi mevcudiyetini sürdürmektedir. Diğer Yahudiler onları tehlikeli görerek Yahudilikten çıkarmak istemiş, fakat başaramamışlardır. Bu cemaat, Nablus girişinde “Tur Dağı” olarak kabul ettikleri “Gerizm” de bir de tapınak yapmıştır. Diğer Yahudiler’le bunlar arasındaki düşmanlık asırlar boyunca devam etmiş Yahudi saldırganlar zaman zaman Samirler’e zarar vermişlerdir.

Bu cemaat günümüzde Nablus şehrinde hala yaşamaktadır. Sayıları iki yüz kadar olan bu cemaatin dili Arapçadır.

Samiriler, kendilerini tüm İsrail oğullarının varisleri ve Tevrat’ın hamileri olarak görürler. Tevrat’la amel eder, on emri yerine getirir ve Allah’ın seçtiği gerçek kişiler olduklarını ileri sürerler. Söylediklerine göre Yakub aleyhisselamın torunlarıdırlar.

4. Tevrat tarihi, dili, ortaya çıkış yeri ve zamanı

Öncelikle Tevrat’taki İsrail oğulları terimine odaklanan önemli bir noktayı açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Tevrat, bahsettiği tüm olayları İsrail oğulları üzerine odaklamaktadır. Ona göre İsrail oğulları her yerde ve her devirde, hatta var oluşlarından önceki dönemde dahi mevcutturlar. Mesela henüz Yakub (İsrail) dünyaya gelmeden önce, İbrahim peygamber devrinde yani MÖ. XIX. yüzyılda mevcutturlar. Babaları Yakub’dan yaklaşık 600 yıl sonra da, yani MÖ. XIII yüzyılda Musa aleyhisselam cemaatiyle birlikte Mısır’dan Filistin’e geldiği sırada da vardırlar. Ondan sonraki tüm devirlerde, krallar çağında, bölünme döneminde ve diğerlerinde de mevcutturlar. Hatta Tevrat’a göre bugünkü Yahudiler 3700 yıl önce yaşamış olan Yakub’un oğullarıdırlar.

Eğer tarihi kronolojiyi takip etmek istiyorsak, hem İbrahim’le Yakub (İsrail) dönemlerini, hem de Musa ile “Yahudi” adının dayandırıldığı Yahuda Devleti dönemlerini birbirinden ayırmak zorundayız. Çünkü bizzat Kur’an onları üç değişik adla zikretmek suretiyle yaşadıkları devirleri birbirinden ayırmaktadır. İbrahim peygamber, MÖ. XIX yüzyılda yaşamıştır. İbrahim ve torunu Yakub’un yaşadığı bu devri birinci dönem olarak adlandırmak gerekir. İbrahim ve torunları, tek Tanrı inancına bağlıydılar. Bu dönem, Yakub’un ailesiyle birlikte Mısır’a göçerek, Tevrat’ın anlattığına göre Yusuf’a katılmasıyla sona ermiştir. Yakub ve oğulları, Mısırlılar arasında tamamen eriyip gitmişlerdir. Çünkü kendi vatanından ayrılarak yabancı bir ülkeye giden ve yeni ortamda altı yüz yıl yaşayan bir ailenin, çevresiyle kaynaşarak bütünüyle eriyip gitmemesi düşünülemez.

Sözünü ettiğimiz bu dönemi yaklaşık 600 yıl sonra başlayan, Musa ve cemaatinin Kenan iline geldiği dönemi için alan ikinci devre takip etti.

Tevrat’a göre Musa şeriati ona Sina Dağı’nda inmiştir. Bu şeriat, Allah tarafından hazırlanmış ve iki taş levha üzerine Allah’ın parmaklarıyla nakşedilmişti. Kavminin buzağıya tapıp, çevresinde dans ettiğini gördüğü sırada Musa’nın bu iki levhayı yere çalıp kırmasından sonra Allah onu elleriyle yeniden yazmıştır. Halbuki üzerine şeriatın yazıldığı iki taş levha ortadan kaybolmuş ve varlık aleminden çekilmiştir. Bize göre çok büyük bir ihtimalle bu iki taş levhada kullanılan dil Kopt diliydi. Çünkü Musa’nın kavminin dili Koptcaydı ve onun saraydayken iyi öğrendiği hiyeroglif yazısıyla yazılmıştı. Elimizde Allah’ın Musa’ya indirdiği şeriatın Mısır orijinli olduğu, Akhenaton’un savunduğu prensipler üzerine bina edildiği konusunda delillerimiz vardır. Gerçek Tevrat bu idi ve dolayısıyla Musa’dan sekiz yüzyıl sonra rabbilerin kaleme aldığı Tevrat’tan farklıydı.

Tevrat’a göre Musa, Rabbin kendisine vahyettiği emir ve kanunları Moab arabalarında almış, yazarak kahinlere teslim etmiştir. Demek ki, şeriat hükümleri bizzat Musa tarafından yazılmıştır ve Tevrat’ın ifadesiyle Allah’ın kendi yediyle taş levha üzerine yazdığı şeriat değildir. Belki de Mısırlılar’ın kullandığı bir papirüs yaprağı üzerinde yazılmıştır. Bu şeriatın yazımında kullanılan dil de iki taş levha üzerindeki şeriatın yazımında kullanılan Mısır dilinin aynısı olması gerekir. Ne var ki, her iki kitabenin de izini rastlanmamıştır.

Musa cemaati Filistin’e yerleştikten sonra Kenancadan başka Kenan medeniyeti, gelenek ve adetlerini de almıştır. Tevrat ise bu topluluktan İsrail oğulları ve onların dili diye bahsetmektedir. Halbuki bu İsrail oğulları diliyle ondan yaklaşık altı yüz yıl önce yaşayan İsrail oğulları dili arasından herhangi bir ilişki yoktur. Çünkü Tevrat o dilden “ Kenan ağzı” yani Kenanca olarak söz etmektedir. Bu Müseviler, yazıda Fenike alfabesini kullanıyorlardı; daha sonra ise Samiri yazısıyla yazmaya başlamışlardır. Daha sonra İbranice adını alan dilleri ise Aramiceden ödünç aldıkları bir lehçeydi ve Filistin’e girişlerinden altı asır sonra oluşmuştu. Musa çağından sekiz yüz yıl sonra kaleme alınan Tevrat da o dille yazılmıştır. Bu topluluk, aradan birkaç asır geçtikten sonra Kenan dini ve ibadet şekillerinden birçoğunu almış ve daha sonra izah edeceğimiz gibi onun bir parçası haline gelmiştir. Yahudiler’in (Musa cemaatinin) Musa döneminden sonra Filistin’de kaldıkları süre zarfında putperest Kenan inanç ve geleneklerini benimsemiş olmaları ve Tevrat’ın iddiasına göre Kral Süleyman’ın putperestlerin tanrılarına tapmak için buhurluklar ve tepelerde yer alan tapınaklar yapıştırmış olması da bu konuda bir delildir. Yine Tevrat’a göre, İsrail ve Yahuda kralları Kenanlılar’ın putlarına tapıyorlardı ve kendi aralarında ayrılıncaya kadar üç yüz yıl bu geleneği sürdürdüler. Musa ve cemaatiyle ilgili ikinci dönem burada sona ermektedir.

Üçüncü dönem, Yahudiler’in MÖ. VI. Yüzyılda esir edilerek Babil’e götürülmeleriyle başlayan dönemdir. Bunlar, Yahuda Devleti’nin bakıyeleriydiler. Yıkılan Yahuda Devleti’yle ilişkilerinden dolayı Yahudi adını almışlardır. Sonraki Yahudi dininin oluşumunda en büyük pay da bu gruba aittir. Yahudiler, Babil’de dini ibadetlerini rahatça icra ediyor, kahinler tam bir hürriyet hayası içinde ayinlerini tertipliyorlardı. Babil Talmudu denilen kitap da bu sırada Babil’de yazılmıştır. Hatta denilebilir ki Babil esaret dönemi, sonraki asırlarda Yahudi dininin gelişmesinde büyük rol oynamıştır. Yahudi kelimesi Asuru kitabelerinde be Kur’an’da geçmektedir ki bu da o sırada Yahudi adında bir grubun var olduğunu göstermektedir. Tevrat’ın en önemli bölümleri bu dönemde kaleme alınmıştır. Kahinler, bu bölümleri Tevrat Aramicesi denilen İbraniceyle yazmışlardır. Bu, Aramiceden ödünç alınmış bir lehçedir. Kahinler Tevrat’ı yazarken köşeli yazıyı kullanmışlardır ki, en eski Arami Yazı stilidir. Bu yazı stili günümüze kadar korunmuştur ve köşeli Asuri yazısı adıyla da bilinmektedir.

Yukarıda Tevrat’ın İbrahim peygamberden 1300, Musa döneminden sonra ise en az 700 yıl sonra kaleme alındığını belirtmiştik. Elbette ki bu , Musa’ya indirilen Tevrat’tan farklı bir kitaptır.

Prof. Shippel ise şöyle diyor: “Yahudiler, tarihlerini kutsal kitap derecesine yükseltme konusunda dünyada eşi benzeri olmayan bir halktır. Aradan asırlar ve çağlar geçmesine rağmen yüzmilyonlarca insan arasında tarihlerini kutsal bir kitap olarak görmelerini kimsenin doğrulamaması veya bilimsel bir şekilde tartışmaması Allah’ın dünyada ve ukbada onlara verdiği bir cezadır.” Merhum Akkad da aynı anlamda şu satırları yazmıştı: “Musa’nın ölümünden ve gömülmesinden bahseden, onu kendisinden sonra gelen peygamberlerle kıyaslayan bu (beş) sifirin onu atfedilmesi gerçekten şaşkınlık vermektedir.. Musa ile sonraki peygamberler birbirleriyle kıyaslandığına göre, Yasanın Tekrarı kitabının 32. Kısmı, ondan birkaç yüzyıl sonra gelip geçen birçok peygamberin ardından kaleme alınmıştır.

Tevrat yazarları, tarihi dönemleri kasten birbirine karıştırmış ve kronolojiyi görmezlikten gelmek suretiyle yüzyılları birbirine bağlamışlardır. Bundan maksatları ise şüphesiz ki, tarihleri henüz mevcut olmadıkları devirlere icra etmektir.

Birinci Devir

İbrahim, İshak ve Yakub devridir. Bu devirle ilgili olaylar, MÖ. XIX-XVIII. Yüzyıllar arasında geçer. Bu dönem, kendi başına bağımsız bir dönemdir ve hiçbir suretle Musa dönemiyle veya Yahudiler’le yahut Tevrat’la bağlantısı yoktur. Bu dönemde kullanılan ana dil Sami Arap dilidir, din ise İbrahim peygamberin tek tanrıcı dinidir.

İkinci Devir

Mısırlı peygamber Musa’nın Filistin’e hücumu. Bu olaylar MÖ. XIII. Yüzyılda, yani birinci dönem olaylarında yaklaşık yedi yüzyıl sonra geçmiştir ve hiçbir şekilde İbrahim ve Yakub (İsrail) peygamberlerle ilişkisi yoktur. Dolayısıyla biz, İbrahim ve Yakub’la ilişkilerini göstermek maksadıyla, Tevrat’ın “İsrail oğulları” dediği Musa tabilerinden söz edildiği yerde “ kavm-i Musa” veya “ Museviler” sözcüklerini kullanacağız. Bu dönemin ilk zamanlarında Kopt dili kullanılmış, bilahere Musevileri’in Kenan’da benimsedikleri Kenanca onun yerini almıştır. Dine gelince, başlangıçta Akhenaton’un tek tanrı akidesi vardır, fakat daha sonra putperestliğe doğru bir kayma olmuştur.

Üçüncü Devir

Yahudi dönemidir. Bunlar, o zamanki Tevrat yazarlarıdır. Bu dönemle ilgili olaylar, MÖ. VI. Yüzyılda, yani Musa döneminden sekiz İbrahim peygamber döneminden sonra ise on üç asır sonra vaku bulunmuştur. Kur’an, İsrailliler’le Yahudiler’i birbirinden ayırmıştır. “İbrahim, ne Yahudiydi, ne de Hristiyan..” ayeti indirildiğinde İbrahim dönemiyle bağlantısı bulunan İsrail adı kullanılmamıştır. Bu dönemde kullanılan dil Aramicedir. “Tevrat Aremicesi” denilen lehçesi ise Tevrat’ın yazımında kullanılmıştır. Dine gelince, sadece Yahudiler’e özgü “Yahve” tek tanrı inancıdır.

Yukarıdan beri anlatılanlardan da görüleceği gibi Yahudi rabbiler esaret günlerinde Tevrat’ı kaleme aldıklarında, İbrahim, İshak ve Yakub günleriyle Mısırlı Musa’nın Filistin’e düzenlediği saldırı dönemi arasındaki kronolojiyi görmezlikten gelmekle kalmamış, Musa dönemiyle Yahudi dönemi (2. ve 3. dönem) arasındaki boşluğu nazar-ı itibare almamışlardır. Arkasından tanrı Yahve’ye tapınma olayının çıkışını İbrahim ve Musa dönemine bağlamışlardır ki, amaçları bu iki dönemi birleştirmektir. Onlara göre güya Musa İsrail oğullarına “atalarınızın tanrısı Yahve, İbrahim, İshak ve Yakub’un tanrısı Yahve beni size gösnderdi” demiş. Onlar, kendilerine göre iki dönem arasındaki boşluğu kapattıklarını zannetmişler; halbuki “Yahve”yi icat etmekle bu çatlak daha da büyümüş ve kendi kurdukları tuzağa düşmüşlerdir. Bakın bu konuda Freud ne diyor: “Kahinler, yazıp çizdikleriyle kendi yaşadıkları dönemle Musa dönemi arasında bir süreklilik yaratmaya çalışmış, akılları sıra bize göre Yahudi dini tarihinde en önemli bir vakayı gizlemeye gayret etmişlerdir. Bu sözlerle Musa şeriatıyla daha geç dönemde ortaya çıkan Yahudi dini arasındaki boşluğu, başlangıçta Yahve’ye tapınmayla kendini gösteren, fakat sonra yavaş yavaş ve tedrici bir surette bu inançtan uzaklaşan boşluğu kastediyorum. Yeni tanrı “Yahve”den ilk ataların tanrısını yaratan kahinler gerçekten sapık bir yola koyulmuşlardı.”

5. Tevrat’ın en eski el yazmaları

Bugüne kadar bulunan en eski Tevrat metinleri, Milattan önceki son iki yüzyıla ait bazı Ahd-ı Kadim sifirlerdir. Ölü Deniz’in kuzey batı sahiline düşen Kumran Vadisi’ndeki bir mağarada Arap çobanlardan biri seramik bir kap içinde eski bir keten beze sarılı rulo halindeki yazıtlar buldu. Ahd-i Kadim’in bazı bölümlerini içeren bu yazıtlarda İşaya’nın peygamberlerinden bahsedilmektedir. Vadideki diğer mağaralarda da bazı yazıtlar ele geçirildi. Bunlar arasında Levililer kitabından bir parça, yeni Urşelim rüyasıyla ilgili büyük pasajlar, Mezmurlardan bir miktarı Aramie yazılı Eyub kitabı yer almaktadır. Arkeologlar mağaraların bir köşesinde Tekvin, Çıkış, Tesniye ve İşaya kitaplarına ait pasajlar da buldular. Rivayete göre bu bölgede Yahudiler’in bir kolu yaşıyordu ve bunların dini itikat ve ayinleri diğer Yahudi tarikatlarınınkinden farklıydı.

Harun Reşit zamanında da Ahd-ı Kadim’in kimi sifirlerini içeren bu tomarlardan bazıları Eriha yakınlarındaki Gavr bölgesinde bulunmuş ve Yahudi alimlerine verilmişti.

9. Orijinal Tevrat’ın tahrif edilişi

Şu anda elimizde bulunan Tevrat’ın Musa peygamberden çok uzun bir süre sonra kaleme alındığı, bir takım tahrifatlar yapılarak, kimi zaman sözlü rivayetlere dayanan yazarların keyfi isteklerine, aralarındaki çekişmelere göre bir takım ilaveler veya çıkarmalar yapıldığı kesinken, nasıl olur da bilhassa on emir aksini savunurken çocukların, kadınların ve yaşlıların öldürülmesini emreden ayetler indirilmiş olabilir? Kitab-ı Mukaddes’in 1960 yılında yapılan katolik baskısının önsözünde Hristiyan din adamları da bu gerçeği itiraf ederek şöyle diyorlar: “Çağımızda yaratılış hikayesinden ölümüne kadar geçen Pentatichus’u Musa’non bizzat kendisinin yazmış olduğuna inanan hiçbir Katolik bilim adamı yoktur. Aynı şekilde hiç kimse Musa’nın çeşitli yazarların kırk yıl boyunda kaleme aldığı metnin yazılışına nezaret ettiği de düşünülemez. Ama zaman için Musa şeriatına sosyal ve dini olayların yol açtığı bir takım ilaveler yapıldığı söylenebilir.” Kur’an-ı Kerim’de de Tevrat’ı tahrif eden Yahudiler’e işaretle şöyle buyurulur: “Elleriyle kitap yazıp, arkasından birkaç kuruşu satmak için’bunlar Allah katından geldi’ diyenlere yazıklar olsun! Lanet olsun elleriyle yazdıklarına! Kazandıklarına da! Yahudiler’in Tevrat’ı tahrif ettiklerine dair başka ayetler de var: “Hidayete erenlerden Allah’ın kelamını tahrif edenler vardır.”

Demek ki, Musa peygamber zamanına ait olanları bir kenara ayırıp daha sonra ilave edilen veya tahrif edilen Tevrat bölümlerini ayrı bir yere koymak gerekir; ancak, en iyisi, Tevrat’ta da sözü edilen ve “ iki şahadet levhasına” yazılan asıl yasayı temsilen on emri esas almaktır.

10. İki Tevrat

Tevrat’ın içerdiği değişik ilişkiler, bir yandan Yakub ile Yusuf dönemleri, diğer yandan Musa ile Yahudiler, üçüncü bir yöndense Musa çağıyla Yahudiler (Tevrat yazarları) çağı arasındaki ‘kronolojinin muğlaklığı, Tevrat’ın bu iki çağı suskunlukla geçirişi, tüm bunlar Tevrat’taki bu düğümü çözmeye çalışan araştırmacıları bir yığın soruyla karşı karşıya getirmiştir. Bilim adamları, Tevrat’ın düalistliği konusunda aşağı yukarı hemfikirdirler. Yani Tevrat, detaylara girmemek için kronolojiyi görmezlikten gelerek, çağlar, devirler, halklar ve dinleri birbirine karıştırmıştır. Bununla birlikte ilim adamları bu düalizmin niteliği konusunda görüş ayrıcalığına düşmüştürler. Örneğin Prof. Alfred, Yahudice Tevrat’ın biri Yahveci (Yahvist), diğeri Elohimci olmak üzere başlıca iki akım içerdiğini; Elohimci (Elohist) akımın Kenan orijinli olduğunu ve Musa’dan bugüne Yahveci akımla çatışma halinde bulunduğunu kaydetmektedir. Yine ona göre Yahveci akım geç döneme yani bizzat Tevrat’ın yazım tarihine kadar Elohimci akımın izlerini bütünüyle ortadan kaldıramamıştır. Yahveci akım istilacı siyasi ırkçı bir akım olmasına rağmen, Elohimci akım büyük bir ihtimalle saf bir dini akımdı. Bazılarına göre ise Tevrat’ın satır aralarında bir değil iki İbrahim’in var olduğunu gösteren deliller mevcuttur.

Daha sonra meşhur psikolog Freud ortaya çıkarak, Tevrat’ı düalizmi konusunda başka bir görüş ortaya attı ve Musa adını taşıyan iki ayrı insan bulunduğunu belirtti. Freud şöyle diyordu: “Burada Yahudiler’i etki altına alan ve eski düalizmden kaynaklanan bir düşünce peşinde koşturan ikilemler var. Onlar hiçbir zaman tek halk değildiler. Aksine iki halktılar; iki tanrıları, biri diğerine saldıran iki dinleri, biri diğerini öldüren ama Musa adına taşıyan iki peygamberleri olmuştur. Bu iki peygamberde, Yahudiler tarafından fiilen öldürüldükten sonra birincisinin inkarı vardır…” yine Freud’a göre Musa’nın tapınmaya davet ettiği tanrı, Akhenaton dininin temel direği olan Mısır tanrısı “Aton”un bozulmuş şekli “Adonay”dı. Sonra onun yerini Yahudiler’e özgü “Yahve”ye “kötülük, zulüm ve vahşete inanan çobanların tanrısı”na tapınmaya emreden başka bir din aldı.

Bilim adamlarının gerek iki İbrahim ve gerekse iki değişik Musa konusunda Tevrat’ın düalizmin niteliği belirlemek ve analiz etmek için ortaya sürdükleri bu görüşerin tamamı henüz meseleyi bir açıklığa kavuşturmadığı gibi, daha da çetrefil hale getirmiştir. Çünkü bunlar sadece bir his ve görüş olduğu için, tarihi karinelerle desteklemek zorundadır. Halbuki biz, bulgular ışığı altında tarihi olayların sınırlarını belirleme konusunda esin bir noktaya ulaşmış durumdayız. Ve bu ulaştığımız nokta bize Tevrat’taki düalizmin boyutlarını göstermektedir. Tevrat’ta gerçekten olmuş kimi tarihi olaylardan ve değişik çağlarda yaşamış kişilerden bahsedilir. Tevrat yazarları, amaçlarına ulaşmak için kendi keyif ve isteklerine göre bir takım hurafe, hikaye ve değişik efsaneleri bu kişiler ve olaylar üzerine kurmuşlardır. Tevrat’ın satır aralarından birbiriyle ilişkisi bulunmayan ve aralarında ara dönemler olan değişik zamanlarda kendine özgü kültürleri bulunan üç ayrı halk veya topluluğun yaşadığını, Tevrat yazarlarının bunları bir araya getirip tek bir toplummuş gibi sunmaya çalıştığını, bunun da biraz önce sunduğumuz çelişkilere yol açtığını tespit etmiş bulunuyoruz. Bu üç halk veya topluluk şunlardır:

a) Elohimci İbrahim cemaati. Kenan çağıyla ve Tanrı “El” (Allah)la ilişkisi bulunan İbrahim, İshak ve Yakub cemaati.

b) Mısır askerlerinden, Heksos bakiyelerinden ve kaçak kölelerden oluşan topluluk. Bunlar Tanrı “Adonay”a (Mısırlılar’ın tanrı Aton’a) tapılmasını emreden Musa’nın dinine bağlıydılar.

c) Rabbilerin yazdığı “Yahve” dinine bağlı ırkçı Yahudiler. Yahudi rabbiler, Yahudilerin kökenini tarih ve ırk açısından İbrahim’e tanrılar Yahve’nin kendilerine vadettiği Filistin’e bağlamışlardır.

Tevrat yazarlarının iğnenin deliğinden geçirmeye çalıştıkları bu düalizm, kökenlerini ve tarihlerini tek bir yere bağlama gayretlerine rağmen, yeni arkeolojik bulgular ışığında ve mantıklı bilimsel bir analiz karşısında hedefine ulaşamamıştır.

Kur’an-ı Kerim İbrahim, İshak, Yakup, Musa ve onlardan sonraki salih peygamberlerin soyundan gelen İsrail oğullarıyla, geç dönem Yahudiler’ini birbirinden ayırmış; birincileri övgü ve hayırla yadetmiş, ikincisini ise lanet ve sapıklıkla nitelemiştir. Birinci kategoridekiler için tevhid dini yani tek tanrıcılık esastır. Burada Tanrı “El” Allah’tır ve Tanrı “Adonay”a tapınmak şarttır. Burada geçen “Adonay” saf tek tanrıcı dinin ve Musa’nın tanrısını temsil eden Aton’dur. İkinci kategoride ise yine tek tanrıya tapınmaya davet vardır; fakat bu tanrı sadece Yahudiler’in tanrısı “Yahve”dir.

16. Kur’an’da geçen Tevrat

Yahudi rabbilerin Musa peygamber çağından çok uzun bir zaman sonra kaleme aldıkları Tevrat, Kur’an-ı Kerim’in inişine kadar zaman içinde yayılan pek çok yanlış bilgiler içermiş; ancak, Kur’an hiçbir şeyi karanlıkta bırakmadan bu konuda bizleri uyarmıştır ki, günümüzde yapılan arkeolojik keşifler ve bilimsel araştırmalar da onun söylediklerini doğrulamaktadır.

Bu gerçekleri şu şekilde özetleyebiliriz:

a) Kur’an ayetlerinden anlaşıldığı kadarıyla, Peygamberimize Furkan’ın indirildiği sırada insanların elinde bulunan Tevrat, Sina’da Musa’ya indirilen Tevrat değildir. Daha sonraki bir zamanda Yahudi hamamlar tarafından kendi keyif ve arzularına göre yazılmıştır.

b) Kur’an, İbrahim ve torunu Yakub’un (İsrail’in) Yahudiler’in ataları olduğunu, Yahudiler’in onların soyundan geldiğini söyleyen tahrif edilmiş Tevrat’ın iddialarının bir iftirafan ibaret bulunduğu konusunda bizleri uyarmaktadır. Örneğin ayet-i kerimde “İbrahim Yahudi’ydi, ne de Hristiyan; aksine tertemiz bir Müslümandı. Müşrik de değildi!” ielş,medl, buyruk, Tevrat’ın bu iddiasını temelden bozmaktadır. Şu halde Kur’an İbrahim’in Yahudiler’in iddia ettiği gibi Yahudi tanrısı Yahve’nin dininden olmadığını bize ilk haber veren kitaptır. Bu, aynı zamanda, İbrahim çağının Yahudi çağı olmadığını, kendisinden, İshak ve Yakub’dan en az bin yıl sonrasında başlayan son Yahudi çağıyla da ilişkisi bulunmadığını ortaya koymaktadır.

c) Kur’an bizi İbrahim peygamberin Arap Yarımadası’yla (Beytullah el-atik) ilişkili olduğu konusunda da uyarmaktadır. Arap Yarımadası’ndan Bereketli Hilal’e yapılan göçlerle ilgili arkeolojik bulgular ve karşılaştırmalı dilbilim çalışmaları da, İbrahim peygamberin doğrudan Arap Yarımadası ve Hicaz’la ilişkili olduğunu ortaya koymaktır.

d) Kur’an-ı Kerim, Yahudi dininin (Musa dönemindeki Yahudiliğin) ölümden sonra yeniden dirilmeyi, kıyameti, hesabı, cennet ve cehennem inancını kabul ettiğini ortaya koymaktadır; fakat şu an elimizde bulunan Tevrat’ta kıyamet günü, cennet ve cehennem kavramları yer almaktadır. Bu da gösteriyor ki, Yahudi hahamlarının yazdıkları Tevrat, o tarihten asırlar önce Musa peygambere indirilen Tevrat’tan farklı bir kitaptır.

ARKEOLOJİK BULGULAR IŞIĞINDA TEVRAT

1. Eski Filistin tarihinin araştırılmasında kaynak olarak Tevrat

Tevrat ve benzeri Talmud sifirlerinden anlaşıldığı kadarıyla, onları bir araya toplayıp yazanlar, bazı yazarlardır. Farklı ülkelerde birbirinden kopuk devirlere ait muhtelif dil ve kalemlerden çıkan haberlerin toplanması, yaklaşık bin iki yüz yıl, yani MÖ. VII. Yüzyıldan MS. V. Yüzyıl sonlarına kadar devam etmiştir. bu haberlerin büyük kısmı MÖ. V. Yüyılda Babil’deki esaret günlerinde toplanmış; Akhemenidler (MÖ. 539-331) devrinde, esaretten sonra Filistin’de bunların çoğu ayaklanmış, daha sonra bazı sifirler Selevki Ptolemi’ler döneminde kaleme alınmıştır. MS. VI. Yüzyıl başlarında nihai şeklini alan Yahudi kanunlarının sonuncusu Talmud olmasına rağmen, kaleme alınan Tevrat sifirleri arasında en eskisinin, bazılarına göre yaklaşık Milattan önce yedinci asırda yazılan Amos sifiri olduğu kabul edilir.

Bilim adamları, Tevrat sifirleri arasında en eskisinin Tekvin bölümünde birbirinden ayrı, fakat birbirine benzer iki hikaye olduğunu, bunlardan birinde tanrıdan “Yahve” diğerinde ise “Elohim” adıyla bahsedildiğini ittifaken kabul etmektedirler. Aynı bilim adamlarına göre Yahve’yle iligili hikayeler Yahuda’da, Elohim’le ilgili olanları da Efrayim’de yazılmış, bilahere bu ikisi Samerra’nın düşüsünden sonra tek bir hikaye halinde birleştirilmiştir. Bu kanunlar arasında Tesniye adıyla bilinen üçüncü bir unsur vardır ki, büyük ihtimalle yazarı veya yazarları, sözü edilen sifirlerin yazarlarından farklı kişilerdir. Bir de bilahere kahinlerin ilave ettikleri çeşitli bölümlerden oluşan dördüncü bir kısım daha vardır. Genel kanaate göre bu bölümler, yaygın hale getirilen sifirinin en büyük kısmını oluşturmaktadır ve bu dört bölüm bugünkü şeklini yaklaşık MÖ.300 yılında almıştır.

Görüldüğü gibi, Tevrat sifirleri veTalmud yazmaları, uzun tedvin dönemi boyunca dini, siyasi ve milli çekişmeler karıştığı için, eski Filistin tarihinin araştırılmasında orijinal bir kaynak olarak kullanılamaz. Bundan başka Tevrat, İbrahim peygamber döneminden önceki devre ait tarihi olayları da, ancak kitabın yazarlarının Yahudilikle ilişkisi konusunda uygun gördüğü ölçüde ve sathi olarak ele almıştır.

2- Tevratı yazanlar kronolojiyi kasıtlı olarak görmezden geliyorlar

Tevrat, tarihi olaylardan bahsederken kronoloji vermez; olayları vuku bulduğu çağ ve zamana göre sıralamaz. Bundan amaç, okuyucunun kafasının karışması, tarihi olayların vuku bulduğu dönem ve tarihleri belirleyememesidir. Büyük bir ihtimalle Tevrat yazarları bunu kasıtlı olarak yapmış ve Yahuda hanedanının kalıntıları olmalarına rağmen, tarihlerini kendileriyle hiçbir ilgisi bulunmayan eski çağlara bağlama kapısını açık bırakmayı amaçlamışlardır; aralarında asırlar bulunan olayları birbirine bağlayarak tek bir asırmış gibi göstermek suretiyle, birkaç yüzyıllık dönemlerle birbirinden ayrılan devreleri karıştırmışlardır. Örneğin Tevrat’ta İbrahim aleyhisselam Filistinller’in Gerrar’daki kralı Ebimalik’e gittiği ve topraklarına sığındığı belirtiliyor, daha sonra aynı olay oğlu İshak’la ve onun adı geçen Ebimalik’le ilişkisi konusunda anlatılıyor. Halbuki son arkeolojik bulgulara dayandırılarak yapılan araştırmalar, ülkeye Filistin adının verilmesini sağlayan Filistler dönemi MÖ. XII. Yüzyıla ait olmasına rağmen, bilim adamlarının en güvenilir ve en son tahminlerine göre İbrahim peygamberin MÖ. XIX. yüzyılda yaşadığını kesinkes ortaya koymaktadır. Görüldüğü gibi Filistler’le İbrahim peygamber dönemi arasında yaklaşık yedi yüz yıllık bir fasıla olmasına rağmen, Tevrat her iki dönemi de birleştirerek tek bir yüzyıl gibi göstermektedir. Ayrıca İbrahim peygamber dönemiyle Yahudiler arasında bin yıldan daha fazla bir zaman dilimi olmasına rağmen, iki dönem birbirine birleştirilmektedir. Yine Tevrat’a göre Keldaniler İbrahim peygamber döneminde, yani MÖ.XIX. yüzyılda var idiler. Halbuki Keldaniler’in tarih sahnesine çıkışları MÖ. 612’de Ninova’nın düşüsünden, yani İbrahim peygamberden bin üç yüz yıl sonradır.

Tevrat yazarlarının Yahudiler’i İbrahim peygamber dönemine bağlamak ve bunu Tekvin kitabında defalarca teyit etmeye çalışmaktan asıl maksatları, Yahuda hanedanı kalıntılarının tarihi doğrudan İbrahim aleyhisselama bağlayarak, soylarını yüceltmek; onu yani İbrahim’i o zamanın en büyük, en meşhur bir peygamberi ve kendilerini henüz dünya tarih sahnesine çıkmadan önceki cedd-i alileri gibi göstermektedir. İşte insanlar, hiçbir kronoloji araştırma yapmadan ve geçmiş dönemleri tarihleriyle birlikte gözden geçirmeden bu yalana bu şekilde inanmışlardır.

Arap yazarlarının çoğu ve hatta tamamı da, eski Filistin tarihini araştırırken çağlar arasındaki fasılayı dikkate almadan Tevrat’ı taklit etmekte ve tarihi olayları anlatırken Tevrat metodunu uygulamaktadırlar.

Çağları kronolojik olarak takip etmeyeni özellikle İbrani dilinin Yahuda dili anlamında oluşum tarihiyle, Tevrat’ın yazılış tarihini göz önünde bulundurmayan yazarlar bu tür hatalar yapmışlar.

4- Arkeolojik bulgular ışığında Tevrat

Şansımızdan şu anda Tevrat döneminden önce yaşayan hakların – Sümer, Kenanlı, Fenikeli, Babilli, Hatti, Asuri ve Mısırlılar- bıraktıkları orijinal bilgilerden oluşan bilgi yığını elimizde mevcuttur. Arkeologlar, bunların bir kısmını son bir buçuk yüzyıl içinde ele geçirerek, bugünkü dile çevirmişlerdir ki, okuyucu ve araştırmacılar onlara kolaylıkla ulaşabilirler. Bu belgeler, Tevrat’ta görmeye alıştığımız dil ve zaman sapmasının aksine orijinal dil ve alfabeleri nasılsa o şekilde arkeologlarca bulunmuştur. O zamanların günlük meseleriyle ilgili bu orijinal belgelerin adedi yarım milyondan fazladır ve Yakın Doğu’nun eski medeniyetlerine ait şehir büyüklüklerine, değişik dil ve alfabelerle yazılı olarak ele geçirilmiştir.

Bu bulguların bize kazandırdığı en önemli tarihi bilimsel katkılar şunlardır:

1. Bu eski tabletlerde ve Tevrat kitabelerinde zaman sınırlama işaret edilerek zikredilen şehir ve yerleşim birimlerinin birçoğunun bulunduğu yerlerin belirlenmesi;

2. Olayların tarihlerinin kronolojik sıraya göre doğru olarak tespiti, halkların birbirleriyle olan ilişkilerinin aydınlığa kavuşturulması, oynadıkları rollerin ve özellikle umumi kavimler göçünün, kültür ve dillerin gelişiminin belirlenmesi;

3. Samilerin, Musa peygamberin zuhurundan önce Arap Yarımadası’dan Filistin’e ve Bereketli Hilal bölgesine muhaceret tarihlerinin takibi;

4. Tevrat’ta zikredilen tarihi olayların vuku buluş tarihinin, kronoloji sıraya göre her çağdaki hanedanlar ve savaşlarla kıyaslanarak takibi;

5. Uzmanlar, Tevrat’ta anlatılan hikaye, efsane ve kanunların bir çoğunun eski bir orijine dayandığı hükmüne ulaşmış; bunların benzerlerini veya aynısının Yahudiler’in icat edilmiş bir edebiyatlarının ve kendilerine özgü kültürlerinin bulunmadığını gösteren Sümer, Akkad, Kenanlı, Babil, Asuri ve Mısır kitabeleri bulunmuş ve bunlara istinaden “Yahudi kahinlerin, Yahudi soyunun banilerinin tarihine uygun düşünleri alıp, işlerine gelmeyenlerin tamamını hiç acımadan sildikleri bu kitabelerden iktibas ettikleri” anlaşılmıştır.

6. Uzmanlar, Tevrat’taki pek çok konunun Hamurrabi kanunlarından ve diğer eski kanunlarından alındığını, yine Tevrat’ta geçen dua ve ilahilerin çoğunun Fenike’de bulunan Kenanlılar’a ait dua ve ilahilerden iktibas edildiğini, bunların Fenike dilinden İbraniceye tercüme edildikten sonra Tevrat’a girdirildiğini tespit etmişlerdir.

7. Uzmanlar, Yahudiler’in uyguladıkları kanunların daha önce Kenanlılar, Babilliler ve Mısırlılar’da yürürlükte bulunan kanunların aynısı olduğunu, Yahudiler’in bunları aynen kopyalayarak uyguladıkları ve daha sonra kutsal kitaplarına soktukları hükümüne varmışlardır.

8. Yahudiler’in Filistin’e sığıntı garipler olarak geldikleri, dilleri ve kutsal kitapları da dahil olmak üzere sahip oldukları tüm kültür unsurlarının, Arap kökenli Kenan ve Arami medeniyetlerinden ödünç alındığı, Tevrat’ta geçen gerek şahıs adları ve gerekse Filistin’deki eski yer adlarının Kenanca yani Sami Arap kökenli olduğu ve İbrani dilinin zuhurundan çok önceleri mevcut bulunduğu anlaşılmıştır.

9. Yahudiler’in Filistin’de yaşadıkları dönem boyunca ülkenin asli sakinleri arasında bir azınlık teşkil ettikleri ortaya çıkmıştır.

10. Yahudiler’in tarihinin herhangi bir devrinde, bütün Filistin’i içine alan çağdaş bir medeni devlet kurmaktan aciz oldukları tespit edilmiştir.

Mevcut belgeler, Tevrat yazarlarının olayları kayda alma konusunda kendilerinden öncekilerin kullandıkları metoda başvurduklarını göstermektedir. Şahısların yaşını belirleme konusunda Tevrat’ta kullanılan metotla, Sümerler’in uyguladığı metot arasındaki benzerlik, Tevrat yazarlarının Sümerler’i örnek aldıklarına işaret etmektedir.

17. Tevrat, Kenan, Babil ve Mısır orijinlidir

Meşhur arkeologlar daha da ileri giderek, Tevrat yasasına – aynı yasa olması itibariyle – Kenan yasası adını vermektedirler. Eski Filistin tarihi uzmanlarından Prof. A. T. Olmstead, “Kenanlılar, o sıralarda Filistin’de tanrıları “Baal”ın tapınağın bulunduğu için kutsal merkez saydıkları başkentleri Şekim’de (şimdiki Nablus) ilk yasayı ortaya koydular” diyerek sözlerini şöyle sürdürüyor: “ Kenanlılar’ın ilk yasalarını gözden geçirmeye, bazı tadilatlar yapmaya, bazılarını iptal ederek kendilerine özgü bir yasa, haline getirmeye sevkeden şey, öncelikle Hammurabi ve koyduğu kanunlar olmuştur. İşte Kenanlılar’ın bir takım tadilatlar girdirdikler, bu yasa Tevrat’taki yasanın aynısıdır. Yahudiler onu kutsal kitaplarına almak ve emredilen farzları yerine getirmekle günümüze taşımışlardır.” Prof. Waterman da aynı hususu teyit ederek, “Böylece İsrail oğulları (Museviler) hazır yasalar buldular ve Kenan’daki hayatları boyunca onları uyguladılar” demekte ve sözlerini şöyle sürdürmektedir: “Bu konuda bize bir takım bilgiler sunan arkeolojik araştırmalar, Kenanlılar’la Yahudiler arasında herhangi bir kültür kopukluğu olmadığını göstermektedir.

Eski halklar arasında tufan hikayesiyle tanışmayan hiçbir halk yoktur. Asya’da tufandan kurtulması mukarrer olan gemi yolcusuyla ilgili hikaye dinlemeyen nesiller çok azdır. Yeşua ve Ezra’nın emriyle halka okunan şiirler, daha sonra Yahudi hayat tarzının üzerine bina edildiği kanunların kaynağıdır. Aynı Durant’ın bir diğer görüşü ise şöyle: “Erken Mısır edebiyatının çoğunluğu dini edebiyattı. En eski Mısır inançları da Ehram kitabelerinde geçen ağıtlardır. İbrani şairler bu metodu Mısır ve Babiller’den alarak Mezmurlarda edebileştirmişlerdir.

Bilim adamı Brested, “Bugünkü Tevrat, eski Mısır firavun dönemine ait edebiyattan iktibaslar içermektedir.. Davut mezmurları Akhenaton ağıtlarından pek çok şey almıştır. Aynı şekilde ‘Özdeyişler’ sifirinde de Mısırlı filozof Eminminobi’nin oğluna yaptığı vasiyette yazdıklarından birçok kısım aynen alınmıştır” denmektedir. Yazar esaretinde her iki kitaptan karşılaştırmalar yaparak şöyle diyor: “Ahd-i Atik’le ilgili görüş ve araştırmaları baş tacı edilen ilim adamlarının tamamı, ‘Özdeyişler’ kitabının yaklaşık bir buçuk bölümünü teşkil eden bu kısmın büyük bir kesiminin, eski Mısırlı filozof Eminminobi’nin kitabından alındığı gerçeğini artık kabul ediyorlar. Yani İbrani nüsha aşağı yukarı eski hiyeroglif metninin motamot çevirisidir.

Meşhur Sümerolog Kramer, Sümer edebiyatının Tevrat edebiyatın ve daha sonrakiler üzerindeki etkisi konusunda şöyle diyor: “Uygarlığımızın manevi alanlarında Sümer edebiyatının büyük bir etkisi vardı. Sümer edebiyatından etkilenenler, İbraniler’in edebi icatlarını oluşturan Tevrat edebiyatı, Yunanlılar’ın destan ve mitolojik bilgileriyle dolu İlyada ve Odysseia, eski Hindistan’ın edebi ürünlerini içeren Rig-veda ve kadim İran’dakileri içeren Avesta’dır.

19. Son Görüşler

Yukarıdan eri anlatılanlardan Yahudi kahinlerin Filistin ve Babil’de kaleme aldıkları Tevrat yasasının, o dönemde uygulamada olan eski ilkel yasalardan geniş ölçüde etkilendiği, kahinlerin bu ilkel toplumların yaşadıkları dönem dışındaki zamanlarda uygulanılması uygun olmayan bu kanunları aynen aldıkları anlaşılmaktadır. Yasanın büyük bir kısmını Keldaniler döneminde, Babil’deki esaret günlerinde kaleme alan kahinlerin ellerinin altında eski yasaların bulunduğu, tüm Sami lehçelerini ve hatta Sümer diliyle hiyeroglif yazını da bildikleri kuşkusuz. Eğer Yahudiler’in medeniyette bir öncülük rolü varsa, bunu Kenani Araplar’ın kültürlerinden, dini edebiyatlarından ve coğrafyalarından muhafaza ettikleri şeylere borçlular. Yahudiler’in yaptıkları sadece bunları kutsal kitaplarına aktarmak, sonra da uzun yıllar zarfında bize yansıtmaktan ibarettir.

Tarihen sabittir ki, Musa ve yandaşlarının Filistin’e gelişlerinden birkaç asır öncesinde burada yaşayan insanların asli dili Kenaniceydi ve Museviler bu dili Kenanlılar’dan ödünç almışlar, Filistin’e gelişlerinin üzerinden en az beş yüz yıl geçtikten sonra Aramiceden iktibas edilen İbrani lehçesini oluşturmuştur. Ne var ki, uzman kişilerin o sıralarda Filistin’de Kenanicenin dışında herhangi bir İbrani (Yahudi) dili olmadığını itiraf etmelerine rağmen, hala dönüp dolaşıp Kenaniceye Tevrat İbranicesi (Biblical Hebrew) adını veriyorlar.

Bir de İbranicenin eski bir dil olması açısından Kenan diline benzediğini söylemek yerine, Kenancanın İbraniceye benzediğini söylemek suretiyle, okuyucunun kafasında İbranicenin daha eski olduğu imajını yaratmaya çalışıyorlar. Hatta bu görüşü savunanlar, İbranicenin bütün diğer Sami dillerinin anası olduğunu ileri sürüyorlar. İyi ama bu iddialarla, Kenanlılar’ın en az iki bin yıl önce Musa ve Yahudiler’den önce Filistin’de var oldukları gerçeğini nasıl uzlaştıracağız?

コメント


bottom of page